Böcekler itaat etmez

|

Böcekler itaat etmez A Böcekler itaat etmez

Vali Mutlu konuşurken kameraların önünde, kendimi onun yerine koymaya çalıştım. Polisin yakın mesafeden fırlattığı biber gazı kapsülü yüzünden kafatası kırılmış genç bir kız hastanede can çekişirken, Vali Mutlu onun kaydı olduğundan, marjinal olduğundan, radikal olduğundan bahsediyordu. Kendimi Vali’nin yerine koydum bir an, durduğu yerden hayata, sokaklara, insanlara bakmaya çalıştım. Vicdandan bahsediyordu Vali Mutlu, vicdanının rahat olduğundan, Dilan ise ölümle pençeleşiyordu vicdanı rahat Vali konuşurken…

Rol yapmıyordu Vali, dürüstçe, tüm içtenliğiyle söylüyordu vicdanının rahat olduğunu. Kendisine söyleneni yapmış, 1 Mayıs’ta Taksim’e işçi sokmamıştı. Bulunduğu makamın sorumluluğunu yerine getirmeseydi asıl o zaman vicdanı rahatsız olacaktı. Hem zaten marjinaller, radikaller, kaydı olanlar düşman değiller miydi, mümkündü böyle şeylerin olması, Dilan da Taksim’e çıkmaya kalkışmasaydı.

Arno Gruen, İsviçre’deki siyasi bir gösteride gözaltına alınan bir yazarı döverek öldüren polislerin mahkeme tutanaklarına yer vermişti “Normalliğin Deliliği”nde. Polislerden biri şöyle söylüyordu: “Benden ne istiyorsunuz? Hayatım boyunca itaat gösterdim. Çocukken, okulda, mesleki eğitimde, askerlikte ve polis olarak. Ben sadece emirleri yerine getirdim.”

Gruen’e göre itaat etmenin sonucu kendilik nefretidir, çünkü itaat etmek insan için doğal olan değildir. İtaat, kültürle ve ideolojiyle mümkün olan bir şeydir ve insanın iç dünyasında büyük tahribatlara neden olur. Polis ve asker intiharlarında ya da kadına yönelik şiddet araştırmalarında üniformalıların yüksek bir orana sahip olmasında görülebilir bu tahribat.

Cinnet geçirten, intihar ettiren, işkence yaptıran, çoluğuna çocuğuna şiddet uygulatan itaat etmenin cazibesi nerede gizli öyleyse? İtaat eden, kendi varoluş sorumluluğunu, itaat ettiği güce devretmenin hafifliğini, huzurunu yaşar.  Pessoa, “Huzursuzluğun Kitabı”nda, varolmanın ne kadar ağır ve daimi bir huzursuzlukla kuşatıldığını anlatıyordu. İnsanların bir dine, dogmatik fikirlere, hiyerarşik yapılara kendilerini kaptırma arzusu, Pessoa gibilerin hakikat arayışının bir parçası olan o ağırlıktan kurtulma arzusundan başka bir şey değil. Ama bu kendinden kaçışın huzur vericiliği, insanın kendisi ve vicdanına yabancılaşmasına, insanın diğer tüm canlılarla arasındaki o gizemli bağın kopmasıyla sonuçlanıyor. Kendi eyleminin sorumluluğunu alamayan ve itaat etmeye, uyumlu olmaya zorlanmış biri, vicdanın en temel dinamiği olan empati duygusunu da yitirir. Empati duygusunu yitirmeden, vicdanının sorumluluğunu yüce bir güce teslim etmeden, kolay kolay kimse savaşamaz, işkence yapamaz, çoluk çocuk demeden biber gazını sıkamaz kalabalıkların üzerine. Sonra da, hastanede can çekişen 17 yaşındaki bir genç kız için, marjinaldi, radikaldi, şuydu buydu diyerek, vicdanları isyan ettiren bir olayı aklamaya, meşrulaştırmaya çalışamaz başka türlü.


1 Mayıs’ta, Beşiktaş taraflarında bir barikatın arkasında biber gazını ciğerlerime çekerken, kendimi Kafka’nın “Dönüşüm” hikâyesindeki Gregor Samsa gibi hissettim. Bir böcektim ben, bir Kafka böceği… Vicdanlarını amirlerine devretmiş, insana benzeyen üniformalılar, patronlardan aldıkları emirle, biz böcekleri ilaçlıyorlardı.


NEDEN TAKSİM?

İstanbul, Hükümet ve sermaye için bir pazar tezgâhı, bir AVM sadece, çeşitli ürünlerini sergileyecekleri, para kazanacakları. O yüzden tezgâhı ilaçlayarak, kendileri gibi düşünmedikleri için böcek gibi gördükleri muhalifleri temizlemek istiyorlar sokaklardan. Bizim içinse İstanbul bir pazar tezgâhı değil, canlı bir varlık, içinde yaşadığımız, seviştiğimiz, çalıştığımız, içtiğimiz, kahırlandığımız, isyan ettiğimiz... Şehirler, AVM’ler gibi değildir, bir kimliği, kişiliği, hafızası, tarihi vardır. Şehirler, meydanlar, sokaklar, görüp göreceğiniz her şey, onları üreten, onları yaşayan ve onlar için mücadele edenlere aittir yalnızca. Kim ne derse desin, Taksim uzun zamandır işçi sınıfı için bir sembol ve eğer Taksim kaybedilirse, kimliğimizi, hafızamızı da kaybetmiş olacağız. Çünkü hafıza, nesnelerle, mekânlarla, kokularla, seslerle, tendeki izlerle var olur…

AKP, sıradan bir siyasi parti olma özelliğini kaybedeli çok oluyor. Artık, tıpkı bir zamanların CHP’si gibi kurucu bir parti… Yeni bir şey kuruyor. Kurduğu bu yeni şey, kentsel dönüşüm projelerinde de, kültürden sanata yaptığı hamlelerde de, sansürlerde de, özel yaşama müdahalelerde de kendisini gösteriyor. AKP’nin kurduğu bu yeni sistem, sık sık dile getirip eleştirdikleri İsmet İnönü’nün Milli Şef döneminden daha totaliter özellikler taşıyor, her şeyiyle koşulsuz sermayenin çıkarlarına hizmet eden…

Milli Şef döneminin kurbanlarından biri olan Sabahattin Ali şöyle yazmıştı “Ali Baba” dergisinde: “Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi.”

Şimdi daha bir güç, daha mihnetli, daha tehlikeli, ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak… Çünkü çoğunluğun açlığı unutması için işliyor siyasetin çarkları, yalanlar ve biber gazıyla…