Detektif Fuko Gezi’de

|

Detektif Fuko Gezi’de A Detektif Fuko Gezi’de

Gaz bombası atan polisin karşısında kendimi gülmekten alamayıp yere düştüğüm zaman anladım, sokağın görünmez kısmına geçtiğimi, çünkü kendim dahil her şey siyah-beyazın tonlarına dönüşmüş, renkler uçup gitmişti. Bir süre yerimden kalkamadım. Az evvel neye güldüğümü bile hatırlamıyordum. O an kim olduğumu da bilemedim. Hem her şeyi biliyor, hem de hiçbir şey bilmiyor gibiydim. Belki de polisin attığı gaz fişeklerinden biri başıma gelmiş, ölmüş ya da komaya girmiştim.

Yerimden doğrulup beni fark edemeyen polislerin, Toma’ların arasından geçip Gezi Parkı’na doğru ilerledim. Aslında Gezi Parkı’nın ne olduğunu ve neden oraya gittiğimi de bilmiyordum. Gezi Parkı’nı görünce, orasının Gezi Parkı olduğunu biliyordum, ama görünce nasıl bildiğimi bilemiyordum. Gezi Parkı dışında bir yere de gitmek istemiyordum. Bir tür ada gibi geliyordu bana orası, öyle olmuştu. Neden öyle olmuştu?

Kafam iyice karıştığı için, yeşil olmayan çimlere uzandım ve mavi olmayan gökyüzüne baktım. Bildiğim ne varsa, anlamını da yitirmiş gibiydi bir yandan. Düşüncelere dalmış, kendimle boğuşurken, birden tepemde biri belirdi. Apar topar yattığım yerden fırladım. Kafası kel, gözlüklü, uzun boylu bir adam, gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Polisler fark edememişti beni ama, bu adam gözlerini dikmiş bana bakıyordu, yani görüyordu. Gezi Parkı, hayalet filmlerinde olduğu gibi, acaba öte dünyaya ışınlanmak için bir tür istasyon işlevi mi görüyordu? Kimdi bu adam? Benim gibi o da sokağın görünmez kısmına geçerek mi buraya gelmişti? Yoksa beni öte dünyaya göndermek için görevli bir aracı mıydı?

Adam, “Korkma sakın” dedi bana, “her şeyi siyah-beyaz gördüğünü biliyorum. Çünkü ben de öyle görüyorum. Muhtemelen benim gibi öldün ya da ölmek üzeresin.” Ona ne olup bittiğini anlamayan, kim olduğunu merak eden gözlerle baktığımı fark edince, “Benim adım Fuko” dedi. “Fuko mu? Hani şu düşünür Foucault?” “Hayır” dedi Fuko, “benim o kişiyle herhangi bir bağım yok. Okunduğu gibi yazılıyor adım, Fuko. Düşünür filan da değilim. Benim işim detektiflik.” “Nasıl yani? Ben öldüm ve sen detektif olarak benim ölümü mü araştırıyorsun?” “Yok, öyle değil. Benim görevim farklı. 1977 1 Mayıs’ını araştırmak için görevlendirilmiştim yıllar önce, ama ne olduysa artık, sıkışıp kaldım bu parkta. Birden her şeyi siyah-beyaz görmeye başladım ve görünmezleştim. Ben de senin gibi ölüp ölmediğimi bilmiyorum. Hem her şeyi biliyor, hem de hiçbir şeyi bilmiyormuş gibi hissediyorum. Aslında bütün derdim, bu parktan çıkıp özgürlüğüme kavuşabilmek. Bunları daha sonra konuşuruz. Bu parkta son zamanlarda acayip şeyler oluyor. Geçen onca yıla rağmen, 1977 1 Mayıs’ından bu yana hem her şeyin, hem de hiçbir şeyin değişmediğini gözlemlemiştim burada. Halk yavaş yavaş değişirken, iktidarlar ve siyaset hiç değişmedi bunca zaman. Şimdiki iktidar, derin bir disiplin krizi yaşıyor bence. Muhafazakâr bir iktidar olmasına rağmen, bir yanıyla modernist bir anlayışa sahip. Zaten çoğu kişinin kafasını karıştıran da hep bu yanı oldu ya, neyse… Yüz yıllardır Batı toplumunun gelişimi, iktidarın işlevini yerine getirebilmesine bağlandı, biliyorsun. Örneğin aile içinde babanın otoritesi ve çocukların davranışlarını nasıl denetlediği her zaman önemli bir meseleydi. Eğer bu mekanizma parçalanırsa toplumun çökeceğine inanılıyordu. Bireyin nasıl itaat ettiğine özel bir önem verdi hep bu yüzden iktidarlar. Ama bu parkta polis ve devlet işgaline son verildiği zaman gördüğüm bireylere bakınca, inanılmaz derecede çeşitli, farklı ve bağımsız bireylerden oluşan bir toplulukla karşılaştığımı söylemeliyim. Kimse böylesine renkli bir topluluk hayal edememişti, çünkü herkes kendi köşesine gizlenmiş ve birbirine karşı önyargılı ve habersizdi. Ağaçları kurtarmak için seferber olduklarında görünür oldular ve iktidar, gördüğü bu manzara karşısında doğal olarak telaşa kapıldı. 1977’den bugüne böylesine çeşitli ve bağımsız bireylerin ortaya çıkacağını tahmin etsem de, ben bile çok şaşırdım. Disipline boyun eğmeyen insan kategorilerindeki bu artışa bakarak, disiplinsiz bir toplumun bu topraklarda geliştiği çok açık. Yani eski kafa solcuların ve disiplinci sağcıların arzularına ters bir durum. Bu insanlara, siyaset içinde sunulan seçeneklerin hiçbiri anlamlı gelmiyordu bugüne kadar. Bu yüzden, onlar da yaşam tarzlarıyla ilgili oldular daha çok, şimdi şimdi siyasetle ilgileniyorlar ki, her şeyin değiştiğine dair his tam da burada gizli. Muhafazakâr kimliğe sahip bu iktidarın ise, bu çeşitliliği ve disiplinsizliği içine sindiremeyeceği çok belli. Zaten kriz de bu noktada başlıyor.

Kadrolaşmasını tamamlamış, sermaye gücünü yaratmış, yedi gazeteye birden ortak manşet attırabilecek, onlarca televizyonu iktidarın hayal dünyasını yansıtabilecek hâle getirmişken, böyle bir krizle baş başa kalması, bu krizin tam da iktidarın kendisini en güçlü hissettiği zamanda yaşanması, tesadüf değil.”

Şaşkınlık içinde, Detektif Fuko karşısında öylece kalakalmıştım. Haftalardır okuduğum Gezi’yle ilgili onlarca vasat teorik yazının değinmediği şeylerden bahsediyordu bana. Bu krizin nelere gebe olduğunu ve iktidarın bu krizi aşmak için izleyeceği stratejiyi, taktikleri ve Gezi Direnişi’nin akıbetinin ne olacağını ve en önemlisi, bu siyah-beyaz dünyadan nasıl çıkacağımızı çok merak ediyordum.