AŞK SEANSLARI Çocukluğundan başka kaybedecek şeyi yok

|

AŞK SEANSLARI Çocukluğundan başka kaybedecek şeyi yok A AŞK SEANSLARI Çocukluğundan başka kaybedecek şeyi yok

Hedefine ulaşan ve seyircisine kendisini iyi hissettiren bir film “Aşk Seansları”. Tabii ki, gerçek hayatın filmdekinden çok daha sert ve zor olduğunu tahmin ediyor, biliyoruz. Ama acılarla baş etmeyi başaran, iyimserliğini yitirmeyen, sevmeyi ve sevilmeyi beceren kahramanlarla birkaç saatliğine de olsa vakit geçirmek insana iyi geliyor. “Aşk Seansları”nın kendini iyi hissettirmekten başka erdemleri de var.    
Mark O’Brien, yani “Aşk Seansları” filminin gerçek hayattan alınma kahramanı demiş ki: “Sakat (engelli) bir kimseye kişiye cesur olduğunu söylemek bir Siyah’a doğal bir ritim duygun var demeye benzer”. Üstüne düşünmeye değer bu sözün. İçine doğduğun ya da kendini içinde bulduğun şartlarda yaşamak bir tür kahramanlıksa, dünya kahramanlarla dolu.
Mark O’Brien altı yaşındayken çocuk felcine yakalanmış ve sakat kalmış. Vücudunda sadece birkaç kasını oynatabiliyor. Nefes alabilmek için demir ciğer denilen bir makineye bağlanmak zorunda. Bu ciğerden sadece birkaç saatliğine ayrılabiliyor. Buna rağmen O’Brien elektrikle çalışan bir sedyeyle kendi başına üniversiteye gitmiş, İngiliz Dili’nden mezun olmuş, gazetecilik yapmış, şiirler yazmış. Film Mark’ın hayatındaki önemli bir döneme, ilk cinsel deneyimini yaşadığı günlere odaklanıyor. Geçmişinden bize verdiği önemli bir başka bilgi de Mark’ın kardeşinin ölümünden kendisini sorumlu tutması, suçluluk duyguları içinde olması.

FİLME ŞÖYLE BİR BAKALIM

Film, Mark’ın (John Hawkes)hayatından kısa bir özet geçtikten sonra, onun 36 yaşındaki haline geçiyor. Hayatındaki önemli kişiler bağlı olduğu Katolik Kilisesi’nin rahibi ve hemşiresi. Mark, kaba saba hemşiresinin işine son vermeden önce, önemli her olayda danıştığı rahibe danışıyor, onayını alıyor. Yeni gelen hemşire ise hem güzel, hem de çok sevecen biri çıkıyor. Mark aşık oluyor kıza ve evlenme teklif ediyor ama kızın tepkisi işi bırakmak oluyor. Mark 36 yaşına geldiği halde ya da durumu göz önüne alındığında çok da doğal olarak henüz bir cinsel ilişki yaşamamış durumda. İnançlı bir Katolik olan Mark son çare olarak bir profesyonelden yardım almak istiyor cinselliği keşfetmek için. Yine rahibinden Katolikliğe aykırı bu arzusu için onay alıyor. Ve kendisine cinselliği öğretmesi için bir seks terapisti tutuyor. Seks terapisti deyince bir psikolog ya da psikiyatrı düşünmeyin. “Seks surrogate” denilen bir iş türü söz konusu olan. Sorunlu cinsel hayatı olan erkeklere, bu sorunları pratikte çözmeye yardımcı olan kadınlardan söz ediyoruz. Kendilerini fahişe olarak tanımlamıyorlar ama müşterileriyle cinsel ilişki kuruyorlar.   Mark, Cheryl (Helen Hunt) adlı bir seks terapistinden hizmet talep ediyor. Cheryl evli, ergen bir oğlu olan orta yaşlı bir kadın.
Chery’in kesin kuralları var. Altı seanstan fazla görüşmüyor müşterileriyle. Bir fahişeden önemli farklarından biri bu. Fahişe müşterinin geri dönmesini beklerken, Cheryl, müşterisini kendisinden uzaklaştırıyor. Hayatında o yaşına kadar hiç cinsel ilişkiye girmemiş Mark için Cheryl’le sevişmek hiç de kolay olmuyor. Mark kollarını, bacaklarını hareket ettiremiyor ama vücudu hissiz değil. Fakat asıl sorun, Mark’ın fiziksel sorunlarından çok, psikolojik sorunları. Bunu da en iyi kendisi saptıyor: Eğer cinsel ilişki kurarsa, yetişkinler dünyasına ayak atacağını, çocuk değil erkek olacağını düşünüyor ve bundan dehşetle korkuyor. Bir başka sorun ise Mark’ın Cheryl’i nasıl algıladığı. Bunu da Cheryl saptıyor: Başta “anne” olmak üzere Cheryl’e birçok kimlik birden yüklüyor Mark. “Anne kimliği” yüklediği bir kadınla sevişmek haliyle zor Mark için. Mark’ın sorunlarını özel konumuna bağlayıp açıklamaya çalışmak son derece yetersiz. Mark’ın geçmek zorunda kaldığı eşik, sakat olmayanların da geçmek zorunda olduğu eşikten farklı değil. Mark’ın erken boşalmasını asıl tetikleyen şey, onun yıllardır patlamayı bekleyen bir bomba olması değil, patlamayı etkisizleştirmeye, işlevsizleştirmeye çalışan bir çocuk olması. Eşiğe adım atmaktan kaçmak istemesi.
“Aşk Seansları” sinemada örneğine pek rastlamadığımız bir şeyi yapıyor. Erkek cinselliğine son derece yakından bakıyor. Anlattığı sadece bir engellinin hikayesi değil, bir engelliler ordusunun hikâyesi. Erkekliğin hikâyesi.    

***

KELEBEĞİN RÜYASI
Aşk bahanesidir şiirin
Bazı insanlar kaybetmek için yaşarlar. İçinde yaşadıkları koşullar kaybetmeleri için gerekli koşulları sağlar ama mesele bundan ibaret değildir. Onlar da hazır, hatta isteklidirler kaybetmeye, belki farkında bile olmadan. 1940’larda henüz yirmili yaşlarının başlarında Zonguldak’ta yaşayan genç şairler Muzaffer Tayyip Uslu (Kıvanç Tatlıtuğ) ve Rüştü Onur’un (Mert Fırat) kaybetmek için her şeyleri  vardır ve onlar da ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır belli ki. Verem hastası olmaları kötü kaderlerine işaret eder ama bin bir zorlukla girmeyi başardıkları Heybeliada Sanatoryumu’ndan iyileşmeden erken ayrılanlar da onlardır.
Film II. Dünya Savaşı yıllarında Zonguldak’ta geçiyor. Köylülerin zorunlu olarak kömür madenlerinde çalıştırıldıkları yıllar. Muzaffer devlet memuru, onu telgraf direklerinde çalışırken görüyoruz. Rüştü bir işe sahip değil. İkisi de şiire düşkün, ikisi de Varlık Dergisi’nde şiirleri çıksın diye çabalıyor. Behçet Necatigil (Yılmaz Erdoğan) ustalarıyla dertleşiyor, ondan destek alıyorlar. Kendi babalarından görmedikleri desteği onda bulmaya çalışıyorlar. Henüz delikanlı denebilecek bir yaşta olduklarını hatırlamak da lazım. Ulaşamayacakları, sahip olamayacakları bir kıza aşık oluyorlar, ikisi birden. Bizim büyük çaresizliğimiz… Şehrin ileri gelenlerinden Zikri beyin kızı Suzan (Belçim Bilgin), başka bir tabakadan, başka bir refah seviyesinden. Aynı kıza aşık olmak kaybedenler için bir dert değil. Üç genç bir süre Jules ve Jim’i hatırlatan bir ilişki yaşıyorlar. Rüştü sanatoryuma gidince derhal bu üçlü aşk çemberinden çıkıyor çünkü hemen başka bir kıza aşık oluyor. Rüştü’nün aşkı bu kadar derin!   Zaten Necatigil’in filmde dediği gibi “aşk en güzel bahanesidir şiirin”; aslolan aşk değil şiirdir. O da ulaşamamaya, özleme, acıya, kaybetmeye dairdir daha çok.

TATLITUĞ’UN OYUNCULUĞUNA DİYECEK YOK
“Kelebeğin Rüyası” iyi bir film. Standartların üstünde bir prodüksiyona sahip. Sinematografi çok iyi, Kıvanç Tatlıtuğ’un oyunculuğu mükemmel. Tatlıtuğ’un adını ilk kez 5 yıl kadar önce Kahire’de duymuştum. Dizi seyretme alışkanlığı olmayan biri olarak Mısır’daki ünü karşısında şaşırıp kalmıştım. Fakat yalnızca çok yakışıklı biri sandığım Tatlıtuğ çok da iyi bir oyuncuymuş. Onu seyretmek başlı başına bir keyifti film boyunca. Başrol oyuncularının dördü de gerçek hayatta canlandırdıkları kişilerden 8-10 yaş yaşlılar. Bu durum aslında başlarda çok da göze batmıyor. Çünkü onları öyle kabul ediyoruz. Ama örneğin Suzan’ı daha sonra lise kıyafetleri içinde gördüğümüzde yadırgıyoruz. Dönemin sefaleti ve zorlukları da maden ocakları söz konusu olduğunda göze çarpıyor. Onun dışında bazen kendimizi varlıklı bir Avrupa kentinde sanabiliyoruz. Rüştü’nün sanatoryumda aşık olduğu Mediha’nın yoksul bir manavın fabrika işçisi kızı olduğunu ilk başta düşünmek de zor. 
Fakat bunları bir kenara bırakabiliriz. “Kelebeğin Rüyası” bir kaybedenler senfonisi olmayı başarıyor. Dönem filmleri içinde sinemamızda ayrıcalıklı bir yere sahip olacak. Yılmaz Erdoğan sinemasının daha da ileri noktalara gideceğini sanıyorum.