MASKELİ SÜVARİ: Düzenin maskesini indirmek için

|

MASKELİ SÜVARİ: Düzenin maskesini indirmek için A MASKELİ SÜVARİ: Düzenin maskesini indirmek için

 

Düzenin maskesini indirmek için

 Düzen göründüğü gibi değilse, kahramanın da düzenle mücadele ederken kendisi gibi gözükmemesi, yaralarını gizlemesi gerekiyor
Niye maske? Bu soru “Maskeli Süvari”ye film boyunca soruluyor. Sorunun cevabını filmin sonuna doğru alıyoruz. Eğer, ahlaklı biri ahlaksız bir düzende yaşamak istiyorsa, kanun dışına çıkmak zorundadır. Hukuk adamı John Reid (Armie Hammer), uğruna mücadele ettiği hukuk düzeninin özünde adaletsiz olduğunu keşfedince, maske takmaya başlıyor. Düzen göründüğü gibi değilse, kahramanın da düzenle mücadele ederken kendisi gibi gözükmemesi, yaralarını gizlemesi gerekiyor.

DÖNEMİN KAPİTALİSTLERİ 
“Maskeli Süvari” bir western filmi, yani 1800’lerin ikinci yarısında, Batı’nın Beyaz Amerikalılarca fethedildiği dönemde geçiyor. Fethetmek, katletmek, yağmalamak, talan etmek demek. Çünkü fethedilen topraklarda yaşayan Yerliler var ve onların bertaraf edilmesi gerek. Katliamları meşru kılmanın yolu da Yerlileri vahşi ve saldırgan göstermekten geçiyor. Ve bütün bunların arkasında da dönemin kapitalistleri var.
Bu ciddi girişe bakmayın “Maskeli Süvari” bir komedi filmi temelde. Fakat hem toplumsal hem de bireysel travmalar filmin öyküsünün temelinde yatıyor. Filmin iki kahramanı da yakınlarını kendilerinin de sorumlu oldukları katliamlarda yitiriyorlar. Maskeli Süvari John Reid, abisi ve diğer ranger’ların bir pusuda ölmesinden kısmen de olsa sorumlu. Hem Reid’in başka bir sorunu daha var. Abisinin karısına aşık! Yani suçluluk duyması için çok neden var. Üstelik John’un abisi gerçek bir kahraman, John gibi hanım evladı görünümlü biri değil. Kısacası kardeş rekabetinde John mağlup durumdayken kardeşinin ölümüne bir anlamda neden oluyor!

KOMEDİ KISMINA BİR TÜRLÜ GELİNMİYOR
Reid’in sağ kolu Amerikan Yerlisi Tonto (bizde Beyaz Tüy olarak bilinirmiş) da bir katliamda bütün kabilesini yitiriyor. Tonto bu katliama neden oluyor. Katilleri koruyan ve onlara ölümcül bir bilgi veren, Tonto çünkü. Filmin iki kahramanı da yaralı, ikisinin de kendilerini rahat bırakmayan şeytanları var, ikisi de ailelerine karşı büyük suçlar işlemişler, bilerek ya da bilmeyerek. 
Bu yaralı ikili “Maskeli Süvari”nin komik kahramanlarını oluşturuyor. Komedi kısmına bir türlü gelemiyorum. Oysa Tonto rolünde Johnny Depp “Karayip Korsanları”ndaki tipine benzer bir tiple karşımıza çıkıyor ve Buster Keaton’ı andıran bir oyunculuk sergiliyor. “Maskeli Süvari” çok pahalı bir film, büyük bir prodüksiyon ürünü. Biraz fazla uzun ve sıktığı yerler oluyor. Ama hem siyaseten doğrucu tavrı, hem dokunaklı hikayesi, hem de eğlenceli üslubuyla ilgiyi hak ediyor. 

 

***

NEW YORK’TA İKİ GÜN
Fransız kalmak
New York’ta İki Gün' keyifle izlenen ve güldüren bir film. Eğer Fransızlık konusunda hassasiyetleriniz yoksa eğlenme ihtimaliniz yüksek...

Julie Delpy, on parmağında on marifet olan bir sanatçı. Onun oyuculuktaki yeteneklerini ilk Godard keşfetmişti. Yazarlık ve müzisyenlik yetenekleri ise Richard Linklater’ın “Günbatımından Önce”siyle ortaya çıktı. Sonra 2004’te  “Jimmy’yi Ararken” adlı filmle yönetmenliğe de başladı Delpy.
Delpy’nin hem Amerikan hem de Fransız pasaportu var. Yönettiği ve başrolünde oynadığı “New York’ta İki Gün” (2012) ve öncülü “Paris’te İki Gün” (2007) Fransızlıkla Amerikalılığın çatışmasından türüyor. İlk filmde Amerikalı eşi Jack’le Paris’e gelen Marion, bu kez yeni bir sevgili arayışındadır ve New York’tadır. Jack’ten bir oğlu olan Marion, radyo programcısı ve gazeteci Mingus’u (Chris Rock) biraz kendine acındırarak biraz da adamın cinsel fantezisini gıcıklayarak tavlar. İlk eşinden bir kızı olan Mingus’la Marion evlenirler.
Derken Marion’un dul kalmış babası Jeannot (Julie Delpy’nin gerçek babası Albert) ve kız kardeşi Rose (Alexia Landeau), Marion’u ziyarete New York’a gelirler. Sürpriz olarak Rose’un yeni, Marion’un eski erkek arkadaşı Manu (Alex Nahon) da onlarla gelmiştir.

Fransız konuklar, bir New York bohemini bile çileden çıkaracak kadar sınır tanımaz, çocuksu ve nevrotik çıkarlar. Marion da kısa sürede Fransızlığın çağrısına ayak uydurup, kız kardeşiyle kavgalarını kamusal alana da sıçratınca Marion’la Mingus arasındaki ipler kopmaya başlar. Delpy, “New York’ta İki Gün”de neredeyse bir Woody Allen tadı yakalamış. Filmin ilk yarısı gayet dozunda ve hoş gidiyorsa da, sonlara doğru Fransızlık eleştirisi epey abartılı bir hal alıyor. Filmin bir yan teması da Marion’un bir süre önce kaybettiği annesiyle vedalaşabilmesi, onun yasını tamamlaması üzerine kurulu. “New York’ta İki Gün” sonuçta keyifle izlenen ve güldüren bir film. Eğer Fransızlık konusunda hassasiyetleriniz yoksa eğlenme ihtimaliniz yüksek.

 

***

SÜPERSTAR

Şöhret ve sıradan insan
'Süperstar' ne yazık ki ne yeni ne de ilginç bir şey söyleyemiyor
 
Yönetmen Xavier Giannoli’nin adını “Şantör”le (Quand j'étais chanteur; 2006) duymuştuk. “Şantör” iyi bir filmdi ve kanımca Mahmut Fazıl Coşkun’un “Yozgat Blues”unu da etkileyen filmlerden biriydi. Geçtiğimiz yıl (2012) yönetmenin yeni filmi “Süperstar” Venedik’te ana yarışma filmi olarak çıktı seyircinin ilk kez karşısına çıktı. Film ne yazık ki büyük bir hayal kırıklığı oldu.
Sıradan insanların şöhretle imtihanı son yıllarda yönetmenlerin ilgisini çeken konular arasındaydı. 2012’de Cannes’da da şöhret ve sıradan insan ilişkisini inceleyen bir film vardı yarışmada. Matteo Garrone’nin “Gerçeklik” (Reality) adlı filmi sıradan bir balıkçının, bir reality şovuna katılma arzusuna kapılınca nasıl gerçeklikle bağını yitirdiğini anlatıyordu. Film, Cannes’da Grand Prix Ödülü’nü kazandı. Yine geçen yıl, Woody Allen, “Roma’ya Sevgilerle” adlı filminin bir bölümünü sıradan bir insanın (Roberto Benigni) aniden ve nedensiz bir şekilde ünlü muamelesi görmeye başlamasını ve birkaç gün içinde unutuluşunu anlatan bir hikayeye ayırdı. Allen’ın, “Roma’ya Sevgilerle”nin kısa bir bölümünde anlattığı hikayenin hemen hemen aynısını anlatıyor “Süperstar”. Ama Gianolli kısa filmlik bir malzemeden upuzun (112 dakika!) bir film çıkarmış. Filmin aniden ünlenen kahramanı Martin Kazinski’yi canlandıran Kad Merad film boyunca hemen hemen hep aynı şaşkın ve mutsuz ifadeyle, “Niçin?” diye sorarak dolaşıyor. Ve haliyle bir süre sonra fena halde sıkıcı olmaya başlıyor. Tabii ki, ünlülerin sıradan insanlardan bir farkı var mı; neden insanlar birilerine tapma ihtiyacı duyar; herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacak mı falan gibi soruları sormak, televizyonun hayatımız üzerindeki etkisini sorgulamak iyi bir şey. Ama bu konuda hali hazırda söylenmiş o kadar çok şey var ki, yeni bir şey söylemek çok zor. “Süperstar” ne yazık ki ne yeni ne de ilginç bir şey söyleyemiyor.