Bir Kadının Gözyaşı Therese Desqueyroux

|

Bir Kadının Gözyaşı  Therese Desqueyroux A Bir Kadının Gözyaşı  Therese Desqueyroux

“Therese Desqueyroux” (filmin Türkçe adı olan “Bir Kadının Gözyaşı” afişi tarif etmekle birlikte film için yanıltıcı) Claude Miller’ın son filmi oldu. Yönetmen film gösterime girmeden yaşamını yitirdi ne yazık ki. “Therese D.” bir dönem filmi, iki dünya savaşının arasında, 1920’lerde geçiyor. Mutsuz bir kadını anlatan Therese D.’nin Madam Bovary ve Anna Karenina’yla bir akrabalığı var. Ama daha çağdaş bir akrabalık ararsak Lars von Trier’in “Melankolisi”ni de anmak gerekir. Melankoli’nin depressif Justine’i de Therese’i anımsattı bana zaman zaman.

Therese’i ilk tanıdığımızda onu yakın arkadaşı Anne ile eğlenen, havai bir yeniyetme olarak görüyoruz. Therese ile Anne arasında çok sıcak bir ilişki var. Therese’i yıllar boyunca takip ediyoruz ama bir daha onu aynı şekilde mutlu görmek mümkün olmuyor. Therese bir tek Anne’i, biraz da halasını seviyor. Therese artık genç bir kadın olduğunda, çoktan planlanmış bir evliliğin parçası oluyor. Ama Therese’in romantik düşleri olduğunu, bu evliliği istemediğini düşünmemiz için de bir neden yok. Therese, Anne’in zengin abisiyle evlenerek servetine servet katmaktan memnun. Ayrıca evliliği düşüncelerini de bir düzene sokacağını umuyor. Ama Therese evlilikten de, cinsel ilişkiden de zerre kadar zevk almıyor. Arkadaşı Anne bir aşk yaşamaya başladığında hem Anne’den hem de aşık olduğu çocuktan nefret ediyor. Kacasından da nefret ettiği gibi… Therese burada Bovary’den de Karenina’dan da ayrılıyor. Onlar büyük bir aşk yaşama hayali kuran evli ve mutsuz kadınlarken, Therese’in böyle hayalleri küçümsediğini hissediyoruz. Therese herkese ve her şeye yabancı gibi. Bir tek Anne dışında. Ona duyduğu ilginin de cinsel bir yanı yok gibi. Ya da en azından net bir ima yok filmde.

Therese’in derin bir derdi var ama ne? Herkes ona çok düz, çok sıradan, çok banal geliyor. Therese neden iletişim kuramıyor, neden hayat bu kadar yabancı? Kendi çocuğuna da ilgi duyamayacak kadar duygusal anlamda kunt biri. Demirkubuz’un “Yazgı”sındaki Musa gibi biraz. Onu bir tür feminist olarak görmek de zor, psikolojik açıdan değerlendirmek de. Varoluşsal bir bunalım içinde demek belki en doğrusu ama Therese’e sempati duymak da kolay değil. Melankoli’nin Justine’inin derdini anlamak çok daha kolaydı. Yine de Therese’i, Justine’in çok daha bastırılmış, çok daha soğuk bir versiyonu olarak görmek mümkün. “Sizin, burjuva/aristokrat dünyanızdan, paraya endeksli hayatlarınızdan nefret ediyorum” der gibi bir hali var ama Therese aynı zamanda filmin en kötü kalpli karakteri de. Kocasını öldürmeye yeltenecek ve bunun için entrikalar çevirecek kadar kötülük yapma kapasitesi olan biri. Üstelik kocası son derece mülayim bir adam olmasına karşın.

Therese D bize çözülmesi, empati duyulması zor bir karakter sunuyor. Ama böyle bilmecelerle uğraşmak bence hoş bir şey. Filmin en büyük kusuru Therese’i canlandıran Audrey Tatou’nun karakter için fazla yaşlı oluşu. Arkadaşı ve akranı Anne yirmilerinde gösterirken Therese kırklarında gösteriyor. Bunun dışında film iyi çekilmiş ve iyi oynanmış. Görmeye değer kanımca.