Otuz üç

|

Otuz üç A Otuz üç

“O günlerde” diyor, “bir hukuk öğrencisiydim”. Bir süre susuyor sonra, yüzünden derin gölgeler geçiyor. Gözlerini kapatıyor, sanki yeniden görmekten korkar gibi yaşananları. “Her anı hatırlıyorum. Okulu terk etmeye zorlanmamızı, bizi karşılayan küfür sağanağını, patlama sesini, üstümüze açılan yaylım ateşi, çığlıkları, ölümü, pis pis sırıtan o suratı…”

Yine susuyor. Gözlerini açıyor. “Sağ kaldım. Okulu bitirdim. Avukat oldum. Evlendim. Oğlum oldu. Yetişti, avukat oldu… Hala gerçeğin peşindeyiz.”

*
Tarih 16 Mart Perşembe’dir. Yani gelecek hafta, ama yıllardan 1978’dir. Ve saatler 13:15’i göstermektedir.

İki yüz kadar öğrenci, polis zoruyla üniversite dışına çıkarıldılar. Ve atılan dinamit kalıbının patlaması ve ardından ölüm kusan uzun namlulu silahlar…

Baki Ediz, Abdullah Şimşek, Murat Kurt, Hamdi Akıl, Ahmet Turan Ören…

Sayısız yaralı içinde hastaneye kaldırılan kırk bir kişi arasında bulunan Hatice Özen ertesi gün, Cemil Sönmez ise bir hafta sonra…

Arkadaşlarından, aşklarından, hayallerinden ayrıldılar…

*

Bu olaydan yaklaşık on gün kadar önce emniyet arşivine bir belge girdi. 7 Mart 1978 tarih ve 1.D.2.12780 koduyla… Hukuk Fakültesi birinci sınıfta okuyan ve ülkücü hareket içinde istihbarat faaliyeti yürüten bir genç, sekiz-on gün içinde İstanbul Üniversitesi çıkışında, solcu öğrencilerin üzerine dinamit atılacağını ve silahla taranacaklarını bildiriyordu bu belgede. Ama hep olduğu gibi saldırıyı engelleyici herhangi bir önlem alınmayacaktı.

*
 
Acı ve öfke bir anda kente yayıldı ve ülkeye… binlerce genç İstanbul Üniversitesi’ne aktı. Üniversite işgal edildi.

Gençlik ve işçi – emekçi örgütleri, sendikalar, aydınlar faşizme ihtar eylemleriyle katliamı lanetlediler günlerce.

Ama bu olayın Maraş’ın, Çorum’un, Sivas’ın habercisi olduğunun kimse farkında değildi. Ve ’80 darbesinin.

*

Cenaze töreninde yürüyenler arasında, Zülküf İsot adında biri de vardı. Daha ondan da kimse haberdar değildi. Dinamiti atan oydu.

Cenaze törenine katıldıktan sonra Kars’a, ablasının yanına gitti. Ne ki, o güne kadar hiç bilmediği bir duygu içini kemirmekteydi. Sonunda dayanamadı, önce ablasına içini açtı. ‘Dinamiti atmakla görevlendirildiğini, korkudan hayır diyemediğini, olay yerine sivil ve resmi polisler tarafından götürüldüğünü, dinamiti kendisine emekli bir yüzbaşının verdiğini…’ anlattı.

Sonra, katliamı birlikte gerçekleştirdiği arkadaşlarından birine itirafta bulunacağını söyleme gafletinde bulundu. Ve o arkadaşı tarafından öldürüldü.

*

Zaman içinde bütün tetikçiler ortaya çıktı. Hatta bugün görevde olan tanıdık adlar da var bu güruhun içinde. Çeşitli benzer olaylarla ilintili olanı da.

Her şey dosyalarda, bloglarda yazılı açık seçik. İtiraflarda, belgelerde, tanıklıklarda anlatılıyor.

Ama dava yıllar boyunca, anlaşılacağı gibi, trajikomik, sayısız engelleme, saptırma ile yürüyegeldi.

Sonuçta belki o gün kadar hiç unutulmaması gereken otuz üç yıl sonrası. Yani davanın zaman aşımı nedeniyle düştüğü bugün.

Yıllardan 2011. Aylardan Mart. Günlerden 16’sı. Saatler 13’ü gösterirken orada olacak, o günün ve bugünün gençleri… yer İstanbul Üniversitesi’nin önü…

*

Ama en hüzünlüsü, hayatımızdan eksilen, hayatımızı eksilten o sevgili yüzler.

Kimi, sevdiğiyle karşılaşınca sözünü duruşunu şaşırırdı… Kimi, uykuyu severdi, zor uyanırdı güne… Kimi, sabahlara kadar okurdu gözleri akarcasına… Kimi, zorla süt içirmeye çalıştığı için küçük çocuk gibi, istese de kızamazdı annesine… Kimi, coşkuya kapılınca enternasyonali söylemeye başlardı bağıra çağıra… Kimi, hukuk ve adalet kavramlarını tartışırdı iki lafın sonunda.

Onların yüzleri ve ruhları, o günkü ve bu günkü yaşıtlarının gözleriyle gerçeği arıyor. Başka bir dünyayı, adaleti, hala…

 
Not: Kardeşim Ahmet Şık mektubunuzu okudum. Sizinle tanışmadık. Ama karşılaştığımızda, size dostlukla ve sevgiyle gülümseyeceğimizi bilin. Çünkü siz de inatla bakıyor olmalısınız hayata ve geleceğe.