YAŞAMIMIZIN EN DEVRİMCİ DÖNEMİ

|

YAŞAMIMIZIN EN DEVRİMCİ DÖNEMİ A YAŞAMIMIZIN EN DEVRİMCİ DÖNEMİ

Yakın tarihin en devrimci döneminden geçiyoruz… Hepimizi şaşırtırcasına büyük bir hızla ön yargılar tuzla buz oluyor, köhnemiş zihniyetler yerle bir ediliyor, gerçek bir yurttaşlık bilinci yeşeriyor… Gezi ruhu “İşte yurtseverlik bu!..” dedirtircesine nerede bir haksızlık, adaletsizlik, zulüm, ayrımcılık varsa oradaki yurttaşına sahip çıkıyor… Paylaşma, dayanışma, empati gibi kavramlar tam anlamını buluyor…

Kadıköy’den Abbasağa’dan yükselen “Diren Lice” feryadıyla “Türkiye’yi yeniden kurma” yolunda en yüksek eşiği kolaylıkla aşabildik… Taksim’de LBGT Onur Yürüyüşüne katılan onbinler, devletin zirvesinde maçoluğun zirve yaptığı bir dönemde, hoşgörünün, anlamaya, dinlemeye çalışmanın erdemini herkese hatırlattı… Sürekli %99’unun Müslüman olduğu vurgulanan bir coğrafyada tüm dünyaya “Burası kendine özgü bir ülke” mesajını iletti… Bağdat Caddesini dolduran Fenerbahçelilere yer yer “renklerin kardeşliği” zihniyeti temsilcilerinin eşlik etmesi, şiddetin, husumetin bir cephede daha yenik düşürülmesi yolunda umutları artırdı. Mezuniyet töreninde ODTÜ’nün mizahın sınırlarını zorlayarak kendine yakışanı yapması, bazı kurumlara zorbalığın sökmeyeceğini, direniş hafızasının kuşaktan kuşağa nasıl da canlı tutulabileceğini gösterdi…

Gezi ruhu bunların hepsidir, bileşkesidir, daha fazlasıdır… Gezi ruhu halkların kardeşliğini de, renklerin kardeşliğini de içerir, ODTÜ’nün devrimci ruhunu da kapsar, ne var ki, bunların tümünü aşan, sıçratan, büyüten bir içeriğe sahiptir, sahip olmalıdır.

Biz sosyalistler açısından yüzünü sola dönmüş, en azından sağın ön yargılarına tavırlı bir halk hareketi geleceğe daha iyimser bakma olanağı veriyor. Önümüzdeki kritik süreci layıkıyla süzebilmek için sorumluluğumuzu artırıyor.

  1. Park inisiyatiflerini, kendini seçim süreçlerine, temsili demokrasiye hapsetmeyen, halkın kalıcı öz örgütlenmeleri, doğrudan demokrasinin özgün örnekleri olarak kabul etmek gerekir. Bu organların şimdilik programatik yönelimleri bulunmasa da, sürece programatik bütünlükle bakabilen sosyalistler tartışmalara önemli katkılar sağlayacaktır. Forumları “kurtarılmış bölgeler” haline getirmeye çalışacak sol zihniyetler ise, “zamanın ruhunu” kavrayamadıklarından, çok geçmeden hükümsüz hale gelecektir.

  1. Kürt sorununda gerçek çözüm sürecinin AKP’nin otoriterleşme, toplumu baskı altına alma emellerinin vesayetinde, emperyalist denklemler gölgesinde mesafe alamayacağını söyleyenleri zaman haklı çıkardı. Kürt hareketinin ilerici, seküler, aydınlanmacı damarıyla, Gezi ruhunun kaynaşmasının çözüm yolunda vites artırabileceğini mutlulukla izledik. Bu dayanışma, karşılıklı anlayış, acıları paylaşma ortamının zedelenmemesi için şimdi daha fazla sorumluluk üstlenme zamanıdır.

  1. Son bir aydaki gelişmeler ortalama yurttaşın Alevilerin hassasiyetlerini,dertlerini, itirazlarını kavrayabilmesi için de fırsat yarattı. Hükümetin “sus payı” niteliğindeki tavizlerine sahici Alevi örgütlenmelerinin itibar etmeyeceğini biliyoruz. Toplumsal yaşamda, iş yaşamında, bürokraside yaşamın sekülerleşmesi, ayrımcılıkların giderilmesi tüm Alevilerin gerçek talebi olmalıdır. Yoksa üç beş kuruş bütçe, Yavuz’a karşı bir iki sembolik Alevi ismi, tam tersine toplumun mezhepsel eksende bölünmesine hizmet eder, gericilerin işine yarar.

  1. 3 Temmuz 2011’de Fenerbahçe’ye karşı başlatılan Cemaat kaynaklı-AKP destekli operasyon, halkın AKP düzenine karşı ilk kitlesel refleksini ortaya çıkardı. Savcıların bile hayretle karşıladığı, diğer hukuksuzluk örneklerinde yüzyüze gelmedikleri bu sıkı direniş onları geriletti. “Sık bakalım” diyerek Gezi direnişine destek verir görünüp, bu mevzuda Rasim Ozan- Mehmet Baransü – Şamil Tayyar ekseninde tavır koyan eyyamcıların tekrar sahne almasına, en azından muhalif medyada boy göstermesine uyanık durmak gerekir.

  1. RTE’nin, “bunların bir dikili ağacı bile yoktur” serkeşliğine kolaylıkla, “kendimize ait bir dikili ağacımız bile bulunmadığı için Gezi Parkı gibi kamusal alanları korumaya kararlıyız” cevabını verebiliriz. Ama bu yetmez. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıkladığı, kamu sosyal tesislerinin satışına karşı da her mevziide direnebilmeliyiz. Satılan her bir tesisin hem rant, kar, neoliberalizm değirmenine su taşıdığını; hem de geçmişte içki içilen, dans edilen, denize-havuz keyfi yapılan her mekanı tarihe gömme gerici gündemine hizmet ettiğini hatırlamalı, hatırlatmalıyız.

  1. RTE’nin “%50’yi evinde zor tutuyorum” söylemine teslim olmamalıyız. Ramazanda her oruç tutanı, her cumaya gideni doğal muarızımız saymalıyız. Anti-kapitalist Müslümanların açtığı köprüden, sade-inançlı yurttaşla bir sorunumuz bulunmadığını her zeminde dile getirebilmeliyiz. RTE zihniyetinin, kamusal alanda pekala fiziksel yakınlaşmalarını gözlemlediğimiz örtünmüş gençlerin sosyalleşmesine ters düştüğünü kavrayabilmeli, bunun gençlerin değil, Tayyip gibilerin çelişkisi olduğunu teşhir edebilmeliyiz.

  1. Belki de tarihinde ilk kez dünya bu denli yakından Türkiye’yi merceğine aldı. Kişisel olarak bir AB muhibbi olmamakla birlikte, Sarkozy-Merkel kalıbıyla kültürel ve dini açıdan Batı’dan tümüyle farklı bir ülke tasviri Gezi direnişiyle flulaştı, belki de Türkiye ilk kez AB’ye bu denli yaklaştı. “Kırmızılı kız” imgesi ortalama Avrupalının hafızasına kazındı. Bu fırsatı dünya halklarıyla daha yakınlaşmak, özellikle sol cenahta daha sıkı örgütsel ve insanî ilişkiler geliştirmek,enternasyonalizmi kuvveden fiile dökmek için değerlendirmeliyiz.

  1. Geziyle başlayan özünde bir halk isyanıdır. Yitirdiğimiz canların profiline bakarsak tam bir emekçi karakterine sahiptir. Gezi Parkı’nın ana kitlesini ve söylemini temel alırsak, gençlerin ve “eğitimli orta sınıfların” hareketidir. Belirleyici olan ise, ufkunun AKP rejiminden yaşamı ve çıkarı zarar gören, üretim sürecinde emeğin belirleyici olduğu tüm sınıf ve katmanları içerecek ölçüde genişletme potansiyeline sahip olmasıdır.

  1. Gezi direnişinin analizini, yaşama büyük ölçüde tüketim kalıpları penceresinden bakan, toplumu X-Y-Z kuşaklarının farklı eğilimleriyle açıklayan dar bir perspektife sığdıramayız. Diğer yandan teknolojiyle, toplumla, birbirleriyle ilişki kurma biçimi bizlerden farklılık gösteren, özlemleri ve hayalleri daha da çeşitlenmiş kuşakları sırf sınıfsal kategorilere de sığdıramayız. Zaten tarihsel materyalizm de hem maddi üretim koşullarını, hem de yaşanan özgün tarihselliği içeren bir ferahlık gerektirmez mi?

  1. Genç kuşaklar, demografik değişimlerle ortalama yaşam süresinin uzaması, sosyal devletin gerilemesinden en fazla genç kuşakların mağdur olması, küresel krizle dayatılan kemer sıkma programlarının yeni istihdam kapıları açmaması gibi pek çok nedenle travmatik bir kuşatmayla karşılaştılar. Yunanistan’da, İspanya’da gençler arasında işsizlik bu yüzden yüzde 50’yi aştı. Üstüne üstlük Türkiye’de cemaat-tarikat ağlarının içerisinde yer almayan gençlerin “önleri iyice kapalı”. Yurt, burs, kadro, sınav her kavşakta İslamî topluluklar içerisinde yer alanlara geç denirken, turnikelerin kendilerine kapanması öfkelerini kabartıyor. 28 Şubat’ın faturasının yüzsüzlükle kendilerine çıkarılmasına isyan ediyorlar. Liberal-sol liberallerin unutturmaya çalıştığı bu “kadrolaşma” faktörünü göz önüne almadan yapılacak süreç analizleri hem eksik kalır,hem de hakkaniyete sığmaz.