'Ponpon kızlar' ile 'barış' yolculuğu

|

A

Neyse, başbakanın ‘Ponpon Kızları’ belli oldu. Tamam,  böylesi atraksiyonlarla barışa ulaşılamayacağını anlamaya kafaları yetmiyor; ama, kendi bakanları için “kulağından tutar, atarım” diyen biri tarafından seçilmiş olmanın, ne demek olduğunun da mı farkında değiller; farkındalarsa, bunu nasıl kaldırıyor mideleri; haydi, mideleri kaldırdı diyelim; nasıl bakabilecekler yakınlarının yüzüne?
Bir de, “demokrasi içinde gelen bir barış, tabiî ki tercihimiz; ama,  demokrasiyle birlikte gelmiyor diye barışın önünü de kapamayalım; zira öncelik, akan kanı durdurmakta” formülü var: Zihinsel çoraklık/yüreksel cılızlık abidesi.
Silahsız siyaseti iyice boğup, en keyfîsinden bir zorbalıkla binlerce rehine üzerinden şantaja baş vurmakta beis görmeyen militarist bir otokrasi ve barış: Yan yana gelebilecek en son iki şey. Militarizm illa ki üniformalı, üniforması da hakî olacak diye bir şey yok: Hitler de sivildi ve sabaha karşı ev talanları, hava destekli sendika baskınları, Roboski’de katliam düzenleyip enternasyonal cihadistlerle iş tutmaktan, caddedeki panzer de cephedeki tanktan daha az militarist değil.
Bugünlerin Türkiye’sinde her şey kâbus gibi: ‘Ponpon kızlar’; ama, kimi bıyıklı, kimi sakallı, kel olanı da var; ÖSYM başkanı iftiharla ilân ediyor, sıfır çekenler  sadece sekiz bin, ama sıfırın tanımını değiştirmiş gizlice, yoksa elli binden yetmiş bine fırlıyor; yeni doğan bebeklerin sağlık fişlerinde bile din hanesi, ama altı harflik, ‘hrıstiyan’ olmasın diye; Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) TUİK’e yanıtlanması zorunlu anket uygulattırıyor, dindarlığımızı ölçecekmiş; kendi evinin bahçesinde bile içki yasak, açık hava diye; kürtajda ise yasağa da gerek yok, doğrudan kürtaj üniteleri kapatılıyor; ancak en vahimi, koskoca başbakan bile ‘Dilşat, kadın mı kız mı’, işte onu bilemiyor.
Bir de İzmir meselesi var; irfan yoksunu, maneviyatı zayıf ‘gâvur’ İzmir.
Espri bir yana, DİB mutlaka lağvedilmeli: Varlığı, laikliğe aykırı. Laiklik ise, ahlakî-felsefî açıdan ‘İnsan’ kavramının, hukuken ‘vatandaş’ statüsünün, siyaseten de demokrasinin temeli, ön koşulu, ‘olmazsa olmaz’ı.
Ama  burası, DİB’in kaldırılmasını öngördüğü için parti kapatılmış bir ülke: Siyasî Partiler Kanunu mutlaka değiştirilmeli; bunun için ise, değil yeni bir anayasa yapmak, anayasa değişikliğine bile gerek yok.
Lâf dinden, diyanetten açılmışken şunu da ekleyelim: Siyasî partiler ve seçim kanunlarını değiştirip yüzde 10 barajını  kaldırmak bir yana, ‘terörle mücadele’yi de rehine toplama kampanyalarına dönüştürüp, sonra da demokrasiden, barıştan söz edenler iyi bilsin ki, cehennemde zebaniler dillerinden asacaklar kendilerini, üstelik ağızlarından da değil enselerinden çekip çıkartarak, demir kancayla. Sırf bu manzara hatırına bile duacı olabilirim bir tanrı ve böyle bir cehennemi olsun diye; tabiî, kendim cennete gitmek şartıyla.
İşte tam bu noktada sormak lâzım, maneviyatı dinin tekelindeymiş gibi gösterme peşindeki kavruklara: Kendisine kayıtsız şartsız inanılıp uyulması, cehennem azabı ve cennet sefası gibi doğrudan doğruya maddî yaptırımlarla desteklenmiş bir değerler ve kurallar sisteminin manevîlikle ne ilişkisi olabilir ki?
Şimdi ve burada, yani ‘bu dünya’da değil de, var olduğuna inanılan bir ‘öteki dünya’da verilecek olması, cezayı da ödülü de manevî değil, sadece vadeli kılar; faize yatırılmış para misali, yüzde ‘sonsuz’la:  İnanan için ne huriler ölür, ne de ırmaklar kurur cennette.
İnananların inandıkları gerçekten var mıdır, yoksa yok mu? Kendileri de bilmezler: Bilmenin olduğu yerde, inanca zaten ne yer kalır, ne de gerek. İnanç, tam tamına ‘öznesi olunmayan bilgi’dir: İnsanın özne olmaktan vaz geçme hâli; yani, teslimiyet. Ancak, bir de haddini bilip, “bilemem” demek var ve de bilememek insanın öznel tercihi değil, nesnel bir zorunluluk: “İnanmak için, bir kolumu verirdim” (Cemil Meriç). İnsan için ‘biyo-kültürel nesne’likten ‘etik özne’liğe geçişin alt sınırı, işte bu zorunluluğun idraki; agnostisizm de, kendi boyuna-bedenine uygun yegane giysi.