Ağır bir hafiflik hali

|

Ağır bir hafiflik hali A Ağır bir hafiflik hali

"Veda etmeme izin ver" demiştim telefonda ve o öfkeyle: "Türk filmi mi çeviriyoruz?" diye yanıtlamıştı. Onun repliğini bir yerden tanıyordum. Son dönem TV dizilerinin birinde asi genç kız, romantik sözler söyleyen sevgilisini böyle terslemişti.

Günlerdir hasta yattığım, ateşler içinde geçmişin buruk anılarını dolandığım yatağımdan, gecenin bir yarısı içimde çınlayan bu cümleyi yazmak için kalktım. Yazıya dökülmeleri sözlerin şiddetini alacak; onları hafifletecekti sanki. Yedi ay öncesine ait o anı, hala dipdiri yaşıyor ve adete o anki kadar içimi parçalıyordu. Geçmişi dolanırken sürekli aynı ruh halini buluyordum. Bunun bir sonu yok muydu? Aşkla lanetlenmiş olanlar bunu sonsuza dek çekmeli miydi?

Uzun yıllar önceydi... Galiba 17 yıl önce... Uzak bir şehirde, sabaha doğru bir erkeği terk etmiş; o uyurken kağıda çiçekler arasında bir mezar resmi çizip mezartaşının üzerine kendi ismimi ve altına içli ayrılık sözleri yazarak gizlice evden çıkmış, yeraltı trenlerinde ağlayarak dolaşıp onu meraktan çılgına çevirmiştim. Kadın Erkek barışı var mıdır? Cinsler savaşının, geriliminin bir nevi erotizm yarattığını, aşkın kendisinin içinde şiddet taşıdığını; gerilimin ve çekişmenin onu beslediğini savunanlar var.

Yeraltı trenlerinde dolaşmaktan sıkılınca hemen bir kadın arkadaşımı aramış ve onunla; "Bütün erkeklerin birbirine benzediklerini, bencil ve duygusuz olduklarını" konuşup rahatlamıştım... Bu ilişkiyi bitirmeye kararlıydım... Bu kararlılık, çok kısa sürdü ve onun beni bulabileceği bir yere gittim... Telefon çaldı... Beklediğim gibi oydu... Meraktan çıldırmıştı... Kalbi sıkışmıştı... Yumuşak ve şefkatli konuşuyor; beni özel bir akşam yemeğine davet ediyordu...

Kadın arkadaşım da benim için kaygılıydı. Erkeklerin "ne duyarsız yaratıklar" olduğunu ve açtıkları ruh yaralarını iyi biliyordu... Yemeden içmeden kesilmiş, yataklara düşmüştüm. Kadın arkadaşımla kurduğumuz cephe beni rahatlatıyordu. Erkek kimliği ile ilgili bilimsel analizler(f) yapıyor, onlara hak ettikleri dersi vermekten söz ediyorduk... Ben akşam yemeğine gittim... Kadın arkadaşım bunu onaylamadı ama anladı. Biz kadınlar böyleydik işte! Uzun yıllar, kadınlarla birlik olup erkekleri çekiştirdiğimi itiraf etmeliyim. Bu arada düşmanla "işbirliği" yapmaktan da geri durmayarak.

Bütün bu olup bitenlerden biraz uzaklaşıp; kendimi üçüncü taraf yapıp baktığımda; iki cinsin oluşturduğu bu karşılıklı cephenin ne denli mutsuzluk yarattığını gözledim. Karşı cinsle kurduğumuz yıkıcı bağlar ve aşk oyununun iki yüzlü kuralları (çok ilgilenirse uzaklaşırsın; az ilgilenirse kovalarsın) bir sürü zamanın ve enerjinin heba olmasına neden oluyordu... Kimi kez cinayetle, intiharla bile sonuçlanabilecek bir şiddet taşıyan cinsler savaşı... Othello'yu deli gibi sevdiği Desdemona'nın katili yapan, Ofelya'yı nilüferler arasında sessiz bir ölüme götüren, Medea'yı çıldırtan acı, insanın tarihi kadar eski bu hikâye yüzyıllar boyunca hiç mi evrim geçirmedi?

Milliyetçilik üzerine akademik çalışma yapan bir arkadaşım, romantik aşkın bazı yönleriyle şu Allah'ın cezası milliyetçiliğe benzediğini söylemişti... Yüceltmeye, kurmacaya, adanmaya çok meydan veren, harici düşmanlara karşı en yıkıcı savaşları başlatabilen, narsist ve kibirli, sahiplenmeci yanlarıyla... Ve yeni aşk... Bir cinsler barışı... Pozitif enerji, etkin iletişim ve anlayışla ortaya çıkan şefkatli bir kucaklaşma... Bu mümkün mü? Cinsler arası iktidar ilişkilerinin sorgulandığı günümüzde bunun olumlu ipuçları var gibi...

Bir yanda biyolojik cinsel kimliğimiz var; diğer yanda ise toplumsal cinsel kimliğimiz (gender); bunlara ek olarak cinsel hedef olarak kimi gördüğümüz (heteroseksüel, homoseksüel ya da biseksüel tercih). Toplumsal cinsel kimliğimizle bize sunulan hiyerarşik modellerin ve toplumsal cins rolleri arasındaki iktidar ilişkilerinin cinsler barışının önündeki en büyük engellerden biri olduğu söylenemez mi? "Öte-ki"ni, "farklı olan"ı düşmanlaştıran bir çatışma kültürünü, barış kültürüne dönüştürmek aşkı acılardan kurtarır mı? Yoksa aşk acısız, gerilimsiz yaşayamaz mı?

Saplantılı büyük aşklar yaşamamış olanlar aşka dair her türlü analizi yapabilirler. Aşkı bir çeşit hafiflik gibi görüp hakkında ahkam kesmek de oldukça moda zaten. Geçenlerde bir mail grubunda beni derinden sarsan Zeki De-mirkubuz'un "Kader"ini yeni izlemiş olan birisi, ne denli sıkıldığını, kendini sinemadan dışarıya zor attığını filan yazıyordu. Saplantılı aşka dair bu çok özel film beni tam tersine içine doğru çekmiş ve ruhuma ayna tutmuştu. Aşk gibi elle tutulamaz, tanımlanamaz bir derinlik vardı orada. Günlerce düşünmüştüm film üzerine ve düğümün gerçekleşmeyen hayale, eksik bırakılan bir ana, narsist bir kırılmaya dair olduğunu hissetmiştim.

"Kader" filminde pek çok insan benim gördüğümü neden göremedi diye düşündüğümde, insanlar ikiye ayrılır diyesim geliyor. Saplantılı aşklara tabi olanlar ve diğer rahat yaratıklar.

Birinci gruba dahil olduğum için ne kadar acı çeksem de diğer gruptan olmayı pek de istemediğimi hissediyorum. Hep baharın yaşandığı; diğer mevsimlerin tanınmadığı bir ülkede yaşamak gibi adeta. Yüzeyde dolanan, sadece görünenle ilgilenip onun ardındaki derinlikle meşgul olmayan bir yaklaşım...

Son zamanlarda, ne kadar büyük acılar verirse versin iyi ki aşk var diyorum. Varsın insanı sersem etsin, öylece çözümsüz ve sorunlu kalsın; şiir olsun, film olsun, roman olsun...