Seyirci toplum ve sosyalist pratik

|

Seyirci toplum ve sosyalist pratik A Seyirci toplum ve sosyalist pratik

Bu yıl sekizincisi düzenlenen Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma Ankara’da 17-18 Mayıs günlerinde gerçekleştirildi. Buluşmanın ana teması olarak barış seçilmişti. İlk yılından bu yana katıldığım Buluşmalar’ın neredeyse katılımı en az olanlarından biriydi. Oysa hem konu yakıcı ve hayati barış meselesiydi hem de akademisyeninden siyasetçisine önemli konuşmacılar vardı.

Homofobi karşıtı buluşmaların ilk yıllardaki toplantıları küçük salonlarda yapılmalarına karşın (çoğu zaman nedeni salon sahiplerinin tedirginligi ya da homofobik olmalarıydı) ciddi sayıda dinleyici toplar ve izin alınan saati taşan tartışmalar, paylaşımlar olurdu. Oysa CHP’li Çankaya Belediyesinin desteğiyle Ankara’nın en gözde ve ulaşımı kolay mekanlarından olan Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin salonunda oldukça az sayılabilecek bir katılımcı sayısı vardı.

Toplantıya ‘Kürtlerin’ ilgisi ‘Türklerden’ yüksekti. Özellikle Diyarbakır’dan gelen Hebun LGBT, çok etkin bir katılım gösterdi.

Türkiye’nin geneline bakıldığında ‘Barışmak’ için en yaygın çaba ve isteğin de Kürtlerde olduğu görülüyor. Az sayıdaki ulusalcı sağcının ‘Akil İnsanlar’ toplantılarını taciz etmeleri dışında neredeyse ‘Türklerin’ barış meselesine kafa yordukları, olumlu ya da olumsuz bir tepki gösterdikleri pek yok.

Türkiye toplumunun ağırlıklı olarak büyük çoğunluğu (Kürtler dışında) olup biteni seyretmekle yetiniyor. Bu çoğunluk hazin ama Roboski’yi de seyretmişti ve son olarak Reyhanlı’yı da seyretti.

Ege Üniversitesi felsefe bölümünden Nilgün Toker’in buluşmada yaptığı konuşmada barış süreci ‘Komutanlar arasında geçiyor’ sözlerine açıklık getirirken dillendirdiği; kamusal alan siyasete kapandı, siyaset artık sadece ‘profesyonel, icazetli politikacıların’ yürüttüğü bir çalışma, çatışmaya dönüştü, toplum kendisini siyasetin öznesi olarak görmüyor, sözleri Barış sürecinin toplum tarafından seyredilmesini de açıklıyor gibi.

Psikiyatr Meram Can Saka, belki de toplumun barıştan, silahların susması, ölümlerin durmasından memnun olduğu için de pek katılmıyor olabileceğini ekledi, arada konuşurken. Meram’a hak vermekle birlikte Nilgün’ün çözümlemesi daha belirleyici gibi görünüyor.

Türkiye toplumu 12 Eylül Darbesi’nden sonra sistematik olarak siyaset alanının dışına itildi. Örgütlenme, sendikalaşmanın uzun süre yasaklanması, ardından çok kısıtlı bir serbestlik tanınması, toplantı, gösterilerin engellenmesi, engellenemeyenlerin hele bu günlerde daha çok terörist yöntemlerle baskılanmaya çalışılması, kentsel dönüşümün siyaset alanlarını ortadan kaldırması, toplumun sadece AVM koridorlarında biraraya gelebilir olması ve daha bu minvalde sayılabilecek onlarca değişkenle toplum siyasetin öznesi olmaktan koparıldı, siyasal olana yabancılaştı.

Biraz da bu yüzden Türkiye siyasetinin olağanüstü değişimlerini televizyonda dizi izler gibi izleyip, en renkli olana en çok oyu vererek sürürüyor hayatını.

Bu süreç Kürtlerde tam tersine çoluk çocuk, genç yaşlı kadın erkek siyasetin her veçhesine dolaysızca müdahale eden, siyaseti biteviye üretip yeniden üreten bir dinamiğe sahip. Kürt toplumunun bu denli siyasallaşmasında silahlı mücadelenin kazanımlarının belirleyici olduğu çok açık.

Öte yandan Kürtleri de bekleyen bir tehlike var. Doksanların ilk yarısında bu günün siyasallaşmış Kürtleri gibi ‘İslamcılar’da siyasetin öznesi olmuşlardı. 19 yaşında, başında türbanıyla postmodernizm, Derrida okuyan genç kız Türkiye toplumun kurucu, dönüştürücü siyasal öznesi rolüne soyunmuştu. Başardı da ama yine hazin bir başarı; o genç kız şimdi iktidarın nimetlerinden yararlanan mücahitken müteahhit olan kocasına üçüncü çocuğunu doğurma telaşında ve internet bloglarında annelik, gebelik yazılarını takip ediyor. İslamcıların özgürleşme siyasetleri sınıf bilincinden yoksun olduğundan kendi kast sistemini kısa sirede yarattı. Bu gün en çok ezilenlerin arasına ‘türbanlı kadın’ da dahil oldu. Kent çeperinin gettolarında iftar çadırlarını dolduranlardan ibaret kaldı İslamcılar.

Kürtler o genç kızdan ders alırlar mı bilinmez, ama Türkler kendilerine sahipleriymiş gibi davranan MHP- CHP- İşçi Partisi kıskacından kurtulmalılar.

Tam da bu noktada sosyalistlerin toplumun tümünü siyasetin öznesi haline getirecek, hem de kimliği de kapsayan emek- sınıf perspektifinden bir özne kuracak eylemi başlatmaları gerekiyor.

Devrimci olmanın asli pratiği toplumu siyasetin öznesi yapmak değil midir?