Küresel dönüşüm inşaatı

|

Küresel dönüşüm inşaatı A Küresel dönüşüm inşaatı

Medyanın her sene sonunda yaptığı ‘yılın genel değerlendirmesi’ çalışmalarını önemsiyorum; yaşanan yıla dair iyi bir bellek tazeleme yöntemi... Hele hızla akan görüntü ve seslerin hafızalarımızda yıkıma yol açtığı 21. yüzyılın ilk on yılı biterken bu değerlendirmeler daha da önemli hale geliyor.

Le Monde gazetesi de gelenekten kopmadı, güzel bir 2010 değerlendirmesi yaptı. Bu değerlendirmenin ilginç yanı, ‘müzik alanında yılın en iyileri’ listesinde Nicolae Guta adlı bir Roman şarkıcıya yer verilmiş olmasıydı. Le Monde’un listesi epey tartışıldı, bunun Sarkozy’nin çingeneler hakkında faşizan çıkışına bir tür cevap olduğu da söylendi. Bu bağlamda Le Monde, yapılabilecek en güzel şeylerden birini en zarif biçimde yapmış oldu aslında, hem de Sarkozy’nin adaşı olan bir çingene müzisyen üzerinden! Ama bunu, işi en uç noktasına götürerek yaptı gazete, çünkü her ne kadar listeye La grande voix tzigane de Roumanie (Romanya Çingenelerinin Yüce Sesi) adlı albümüyle girmişse de, Nicolae Guta’nın asıl yaptığı müzik bildiğimiz Roman/çigan/çingene müziği gibi değil, onun epey bozulmuş ve bazı internet sitelerinde haklı olarak ‘dünyanın en berbat müziği’ diye tanımlanan çok kalitesiz bir versiyonu: ‘Manele’... Bir tarafta otantik türküleri, diğer tarafta ‘Ankaralı şarkıcılar’ın türkü formunu da içeren ama kesinlikle türkü olmayan tuhaf ve genellikle de çirkin şarkılarını düşünün (“Ne kadar sallarsan salla, benim olacan sonunda”), işte size manele!*

Maneleyi kötü yapan Ortadoğu-Türkiye-Balkanlar harmanı müzikal yapısı değil, asıl dert sözlerde; manele şarkılarının sözleri o kadar kötü, o kadar vahşi, o kadar görmemiş, o kadar dil kurallarına aykırı, o kadar bayağı ki, “Ne kadar sallarsan salla”yı ilahi niyetine bile dinleyebilirsiniz.

Peki o muhteşem çingene müziğinden, şarkıcıların giydikleri kürkle övündüğü bol orglu maneleye nasıl geldik? Yanıt belli tabii: Kapitalist Avrupa ve özellikle de bugün çingeneleri sınırdışı etmeye çalışan Fransa sayesinde!

Müziklerinin bozulması için yaşam tarzlarının yok edilmesi, giderek kendilerinin ortadan kaldırılması gerekiyordu; bu korkunç ‘silme operasyonu’nun köklerini ilk çingene göçlerine kadar takip edebiliyoruz. Hindistan’dan yola çıkıp İran ve Anadolu üzerinden Avrupa’ya geçen çingeneler, özellikle Orta Avrupa’da hiç de hoş karşılanmıyorlar. Tabii ilginç bulanlar oluyor; müzikleri güzel, coşkuyla dans ediyorlar, keyifli insanlar vs. Ama asıl tepki kendini göstermekte gecikmiyor –üstün olduğu önkabulüyle yaşayan ilkel beyazın siyah yabancıya korkulu bakışı: “Büyük göçlerini veba salgınından önce yapmamış olmaları çingeneler için büyük şanstır, yoksa kesinlikle vebanın nedeni olarak suçlanırlardı.” Donald Kenrick ve Grattan Puxon, Gypsies under the Swastika/Gamalı Haç Altında Çingeneler adlı hüzünlü kitapta böyle diyorlar. Tabii bu tür toplumsal paranoyaları ve yabancı düşmanlığını körükleyen bir çok unsur bulunur: “Türkler tarafından işgal edilmiş bölgelerden kaynaklanan çok güçlü bir faktör daha vardı; bu yönden (doğudan) olsa olsa kafirler, laik devletin ve kilisenin düşmanları gelirdi.”

Les Alliers, Arc-et-Senan, Jargeau, Montreuil-Bellay, Migne, Poitiers. Bu saydıklarım Buchenwald, Dachau ve Auschwitz’in Fransa versiyonları... İlk çingene karşıtı yasasını 1539’da çıkaran, 1682’deyse çingenelerin arazilerinde konaklamasına izin veren asillerin topraklarının doğrudan Fransa tahtına devredilmesini öngörecek kadar sert bir yasayı yürürlüğe koyan Fransa, dünyayı dönüştürmüş koskoca devrimine rağmen, 2. Savaş’ta çingenelerin esir edilip öldürüleceği çalışma kamplarını daha Alman ordusu Fransa’yı işgal etmeden kurmuştu. Bugün geldiğimiz noktadaysa, Nazi işbirlikçisi Vichy hükümetini kuran Fransız faşistlerinin tarihsel mirasını anlaşılan o ki gururla taşıyan Sarkozy çingeneleri Fransa’dan kovmaya kalkışıyor.

Ama işin daha tuhaf, çirkin bir yanı var: Bugün karakafalardan, çingenelerden vs. ne kadar nefret ederse etsin hiçbir Alman yönetici bu kadar açık bir faşist söylem üretmez, genellikle tarihsel utancından dolayı... Oysa Sarkozy, ülkesinin faşist tarihini açıkça sahipleniyor ve o kirli tarihi yaşatmaya çalışıyor. Bilmiyorum, belki de bu çirkinliği anlayabilmek için çağdaşı olan diğer ülke yöneticilerine bakmalı; “Milano’da yürürken kendimi bir Avrupa şehrinde değil bir Afrika kentinde yaşıyor hissediyorum. Biz çokkültürlülüğe karşıyız. Sınırdışı etme konusunda daha katı olmalıydık.” diyen Berlusconi’ye, onun yakın arkadaşı ve İstanbul’u Çalık Holding için dönüştüreceği şey uğruna çingeneleri çoktan harcamış Kasımpaşalı Erdoğan’a, Moskova’yı göçmenlerden temizlemeye kararlı Putin’e...

İşte o zaman tuhaf bir şey oluyor; bunlara baktıktan sonra dönüp Guta’yı tekrar izlediğinizde dejenere bir şarkıcı değil, kendi halinde iyi bir insan görüyorsunuz, içiniz açılıyor.

*Tipik bir manele örneği: http://www.dailymotion.com/video/x94fpw_puiu-codreanu-si-stana-izbasa-toata-ziua-minge-minge_music

Bu da Guta’nın bir şarkısı: http://www.dailymotion.com/video/x5chma_nicolae-guta-simt-ca-te-iubesc_music