Babanın dediği, çocuğun ettiği…

|

Babanın dediği, çocuğun ettiği… A Babanın dediği, çocuğun ettiği…

“Demokrasi, Almanya’da sahip olduğumuz en iyi şeydir. Hepimiz eşitizdir, yukarı ya da aşağı yoktur.” Bir genç kadının sesinden dinlediğimiz bu tanımın bir demokrasi güzellemesi olduğunu düşünürüz önce. Ama saniyeler içinde konuşmanın rengi değişir: “Demokrasi herkes içindir: Sen, ben, alkolikler, uyuşturucu müptelaları, çocuk tacizcileri, zenciler... Okula giden insanlar çok aptal; ülkesini umursamayan gereksiz aptallar. Ama benim umrumda; ben ülkemi seviyorum.”

Sorunlu ailelere mensup sorunlu kızların nasıl faşistleşip Neo-Nazi çetelerine katıldığını anlatan 2011 tarihli Kriegerin (Combat Girls/Savaşçı Kızlar) adlı film bu sözlerle açılıyor. Tabii tahmin edilebileceği gibi 20 yaşındaki faşist Marisa demokrasiyi layık görmediği ‘ötekiler’den biriyle karşılaşıp yavaş yavaş aydınlanacak, böylece seyircinin yüreği ferahlayacaktır.

Filmin iyi yanları Marisa’nın faşistleşmesinde Nazi dedesinin, yani kendisiyle hesaplaşılmamış bir erk ve tarihin etkisini göstermesinde ve ‘bulaşıcı hastalık olarak ırkçılık’ konusundaki gerçekçi yaklaşımında belirginleşiyor: Bir tarafın (Neo-Nazilerin) tümüyle zalim, diğer tarafın tümüyle mazlum olduğu bir hikâye değil bu; aksine faşist şiddetin nasıl bir şiddet dalgası doğurduğunu, ırkçılığın nasıl bir süre sonra karşı tarafta da aynı şekilde yansımaya başladığını ‘ezen ulus-ezilen ulus ırkçılığı’ polemiklerine hiç girmeden gösteriyor. Önce dazlakların esmer ve çekik gözlülere uyguladığı zulmü, ardından da bu faşizme karşı hınçla dolmuş ‘yabancı’ gençlerin sağlam bir anti-faşist duruş yerine nasıl benzer bir şiddet ürettiğini, bir dazlağı tek başına yakaladıklarında nasıl öldüresiye dövdüklerini izliyoruz.

Kötü yanıysa, faşistleşme sürecini neredeyse bir tür ‘sorunlu ergen hastalığı’ gibi sunması... Mutlaka doğruluk payı vardır tabii; mesela Karadeniz turuna çıkan milletvekillerini linç etmeye çalışan güruhtaki gençlerin büyük kısmının sorunlu bir çocukluktan geldiğine dair araştırma sonuçlarıyla karşılaşsak şaşırmayız. Ama bu ülkede faşizminin temeli ergenlerden önce bizzat babanın/devletin eğitim ve kültür politikalarıyla atılıyor. Herkesin eşit olmaması gerektiğine dair girişteki cümleleri 20 yaşındaki kurmaca bir film karakteri söylüyordu, buyrun bir de ‘TC Baba’nın pek sevdiği ve çocuklarına en çok sunduğu yazara bakın: “Rumlar’ın fikri İstanbul’u, İzmir’i filan işgâl edip bu on dört milyonu ‘Kızılırmak’ın sağ tarafına atmak. Ermeniler’in fikri ‘Büyük Ermenistan’ı teşkil edip ne kadar Türk varsa hepsini ‘Kızılırmak’ın sol tarafına atmak... Eğer bu iki millet aynı zamanda muvaffak olursa, Anadolu’da bir tek Türk kalmayacak, hepsi Kızılırmak’a dökülerek denize akacaklar. Lâkin! Türkler de Rumlar, Ermeniler, hatta Araplar, Arnavutlar gibi milliyetlerine sarılırlarsa!... Ondört-onbeş milyonluk toplu bir kuvvetin karşısında biz ne olacağız? Çok dağınık, çok az olan biz Ermeniler bunu düşünmeliyiz…”(Bir Ermeni Gencinin Hatıra Defteri, Ömer Seyfettin, s.57) “Türk Yurdu, Türk Ocağı, Türk Gücü, Altun Ordu, Yeni Turan Türk Birliği cemiyetlerinin birer makale kadar uzun telgraflarını okuyordum. Kalbim çarpıyordu. Varlığı inkâr edilen büyük bir milletin bir tayfundan daha müthiş olan mukaddes, yüce hiddeti kabarıyor, taşıyordu. Edirne, Bursa, Konya, Kastamonu, İzmir, Adana, Trabzon, Haleb, Ankara vilayetlerinin sancaklarından, kazalarından, nahiyelerinden telgraflar yağmıştı. “İnsanlık” mecmuası galiba, daha şark vilayetlerine gitmemişti. Bütün Anadolu “Ben Türk’üm” diye haykırıyordu.” (Age, s.80) Sonuç? 1915, 1938, 1955, 1978… 2013?..

Kriegerin’de, gördükleri her esmeri tereddüt etmeden öldürebilecek kadar vahşi dazlakların arabasının önünde “%100 Alman” yazıyordu. Yakında “%100 Türk” yazısı taşıyan araçlar da görecek miyiz? Peki ya sonra? Ya bu ırkçılık yansımasını yaratır da birileri arabalarına “%100 Kürt” yazmaya başlarsa, o zaman ne olacak?..