Bulunmuş gerçeklik?

|

Bulunmuş gerçeklik? A Bulunmuş gerçeklik?

“Merhaba. Benim adım...” Kadının sesini duyuyoruz ama yüzünü göremiyoruz, çünkü kameraman henüz kadraj ayarını tamamlamamış. Nihayet kadraj düzeliyor, kameramanın “Afedersiniz, hazırım.” dediği işitiliyor. Tipik bir Amerikan banliyö evinin önünde duran kadını artık düzgün biçimde görebiliyoruz. Ekranda ismini ve evsahibi olduğunu belirten bir yazı belirirken kadın yeniden konuşmaya başlıyor: “Benim adım Alice Endrisart. Bu evin ve Poughkeepsie'deki başka bazı evlerin sahibiyim. Bu evde yaşayan kiracı korkunç bir kişiydi. Bu ev ‘Poughkeepsie kasetleri’ni buldukları ev.” Görüntü değişiyor, ABD haritasının önünde oturan epey resmi görünümlü bir adam -yazı sayesinde FBI ajanı Leonard Schway olduğunu öğreniyoruz- kameraya bakarak konuşuyor: “Planlı ve programlı bir şekilde cinayetler işlendiğini Poughkeepsie kasetleri ortaya çıkmadan önce de biliyorduk. Ama kasetleri elimize almadan önce, bizi nelerin beklediği hakkında en ufak bir fikrimiz dahi yoktu. Hem de hiç...” Görüntü değişiyor, bu sefer mavi bir TV ekranının önünde oturan Simon Alray adlı FBI ajanını dinliyoruz: “Benim görevim Poughkeepsie'den gelen kasetleri 24 saat seyretmekti. Bir defasında, seyretmek üzere bazılarını evime getirmiştim. Eşim benden habersiz yarım saatlik bir bölümünü izlemiş ve sonrasında neredeyse bir yıl ona dokunmama izin vermemişti. İşte kasetlerde olan buydu.”

Ve böylece 2007 tarihli korku filmi Poughkeepsie Tapes/Poughkeepsie Kasetleri‘nin dehşetli avuçlarına düşmüş durumdayız. Her ne kadar ‘play’ tuşuna bunun bir kurmaca film olduğunu bilerek basmışsak da, hareketli görüntüler tarafından tavlanmaya dünden hazır algımız ilk bir kaç dakikada faka bastı bile! Gördüklerimizi kategorize etmek için vızır vızır çalışan beynimiz, seyir deneyimlerinden edindiği bilgiyle ekrandaki görüntüyü sınıflandırıyor: Kameranın kullanım şekli, doğrudan kameraya bakarak konuşan insanlar, yazıyla sunulan isim ve meslek bilgileri... İzlediğimiz şey artık seri cinayetler işleyen bir katilin kurmaca hikayesi olmaktan çıkmış, bir belgesele, ‘gerçekliğin sinemasal temsili’ne dönüşmüştür.

The Blair Witch Project/Blair Cadısı’ndan (1999) bu yana korku sinemasında yeni bir alt-türden (‘founded footage’) söz edebiliyoruz artık; hikayenin ‘bulunmuş amatör çekimler’ üzerinden ilerlediği bu filmlerde ‘bulunmuş film’ seyircinin tartışamayacağı bir gerçekliğe işaret ediyor: VHS veya tercihen 8 mm amatör filmin hikayesiz, kurgusuz, dokunulmamış, yadsınamaz gerçekliği…Görüntünün 0 ve 1 üzerinden kodlandığı dijital teknolojinin tersine bu amatör teknolojilerin en büyük açmazı kolayca yıpranmalarıdır –filmler kolayca kopar, bantlar sarar… Epey zahmetli bir süreç gerektirdiğinden kolay kolay işlenemeyen bu filmler bizi gerçekliğini sorgulamanın neredeyse ayıp sayılacağı bir simülasyon sürecinin ortasına fırlatır -geçen hafta gösterime giren korku filmi Sinister/Lanet de seyirci üzerinde yarattığı karanlık etkiyi özellikle buna borçluydu: Korkunç cinayetleri gösteren 8 mm filmler… Tabii Blair Cadısı’nı aynı yıl üretilmiş iki filmle birlikte ele aldığımızda –Pi ve Matrix- bu gerçeklik yitimi duygusu ve bağlantılı ‘gerçeklik ihtiyacı’ belli bir ölçüde anlaşılır bir şeye dönüşüyor. Ama…

Şimdi bir başka filme bakalım: Küçük bir çocuğun sesi eşliğinde amatör kamerayla yapılmış bazı çekimler izliyoruz: “Güzel bir çekim yapmak istiyorum. Biraz daha çekim yapsam?.. Burası Carey'nin odası, onun yatağı. Bu doğum günü kızının yatağı ve diğer eşyaları. Odasında bir televizyon bile var! Şanslı değil mi? Bu benim ablam. Doğum günü çocuğu. Güzel değil mi? Ve işte onun kardeşi, Nick!” Kamerayı kullanan küçük oğlan çocuğu objektifi kendine çevirdiği anda görüntü donuyor, ekranda şu yazı beliriyor: “1994'te, 13 yaşındaki Nicholas Barclay, San Antonio-Teksas'ta kayboldu.” Şimdi görüntüde orta yaşlı bir kadın var. Bu Nick’in aradan geçen yılların izlerini taşıyan ablası Carey; ağlamamaya çalışarak konuşuyor: “Birisinin ona bir şey yapmış olabileceğini düşünmek, size kabuslar gördürüyor. Gerçekten öyle.” Nick’in fotoğraflarından birini görüyoruz. Sonra ekranda Nick’in artık epey yaşlanmış annesi beliriyor: “Kayboluşu asla haberlerde çıkmadı. Onlar için haber değildi. Sadece bizim için haberdi.”

Ve böylece, 2012 tarihli belgesel film The Imposter/Hayat Avcısı’nın gerçekliği oyuncağa dönüştüren postmodernist avuçlarına düşüyoruz. Her ne kadar ‘play’ tuşuna basarken bunun bir belgesel film olduğunu biliyorduysak da, artık emin değiliz. Beynimiz sinemasal deneyimlerini anımsarken ‘belgeselmiş gibi yapan kurmaca film’ estetiğinin etrafında dönüyor: Bu kurgu, bu ışıklandırma, bulunmuş amatör çekimlerin bu şekilde kullanımı... İzlediğimiz şey artık tarihin en acayip kimlik hırsızı Frederic Bourdin hakkında bir belgesel olmaktan çıkıyor, son zamanlarda ‘hibrid film’ olarak tanımlamayı yeğlediğim bir garabete dönüşüyor: Belgeselmiş gibi yapan kurmacaymış gibi yapan belgesel... Gerçekliğin Hibrid dönüşümü…

(Son birkaç haftadır sürekli ‘gerçeklik ihtiyacı’ deyip duruyor, bunun nasıl bir zihinsel değişimin ürünü olduğunu tartışıyor ama bir türlü asıl konuya girmiyordum. Bu isteksizliğimin her barış yanlısı ve anti-militaristin yapması gerektiği gibi desteklediğim ama gerçekte ne olup bittiğinden emin olamadığım barış süreci meselesiyle ilgisini ‘akil insanlar’ listesinin açıklanmasıyla anladım: ‘Barış’ dendiğinde içimizde pırpır eden sevinçli bir telaş var; ama bir de şu gerçeklik ihtiyacı, ah şu hibrid meselesi!..)