BARIŞ VE SAVAŞ İKİLEMİNDEKİ İKTİDAR…

|

BARIŞ VE SAVAŞ İKİLEMİNDEKİ  İKTİDAR…  A BARIŞ VE SAVAŞ İKİLEMİNDEKİ  İKTİDAR…

“BEN, Anayasa yapımını  başlatırım, durdururum;

Etnik barışı  sağlarım;

Din hakimiyetini  kurarım;

Ülkesel savaşı amansız bir şekilde yürütürüm…”

 Hükümet politika  ve uygulamalarında geçerli mantık bu.

Anayasa

2007’de başlatıldı ve bitirildi. 2011’de, diğer partiler ile yola çıkmış olsa da, şimdi durdurmak isteyen yine kendisi. Kural ortaklaşa kondu; ama bozma yalnız başına. Üstelik, durdurma gerekçesi de yok.

Bu mantığın  içerik olarak yeniliği ise, “tek kişi yönetimi”ne giden yolu zorlamak oldu. İktidarı denetleme ve dengeleme mekanizmaları, gündeme bile gelmiyor…

Etnik barış

Barışa susamış toplum, bu yolda atılan adımları alkışlarken, “bunu da tek başıma, kendi yöntemlerimle ve seçeceğim kişilerle, hukuki bir düzenleme yapmaksızın kotaracağım” deyiverdi. Statü ve görev  tanımı yapılmadan  oluşturulacak heyete katılmayı kabul etmeyenleri de “korkak” ilan ediliverdi. Akil insanlar heyetinde yer alanlar için ise, ‘ilk yasama seçimlerinde AKP listesinde yer alırlar mı? ‘sorusunu ima eden haberler yapılmaya başlandı…  Bunlar, tam da TBMM üyelerinin statülerini daha çekici kılmak için  yasama girişiminde bulundukları  günlerle örtüştü…

Dini açıklamaya zorlama

Diyanet İşleri Başkanı’nın söylem ve eylemleri ile resmi uygulamalar arasında paralellik halkası genişliyor: içki yasakları, helal gıda ve süt yasası derken, en temel özgürlük güvencelerinden koşar adım uzaklaşılıyor: DİB’in istemi üzerine Türkiye İstatistik Kurumu, “Ne sıklıkla namaz kılarsınız?” sorulu anket ile, Esenler Yunus Emre Ortaokulu din  öğretmeninin  öğrencilerine yönelttiği, “Hangi mezheptensiniz?” sorusu, sadece güncel iki örnek.

Kimse din, vicdan, düşünce kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz” şeklindeki anayasal yasak (md.15), savaş ortamında bile geçerli iken, aktarılan sorular hangi cüretle yöneltilebiliyor?

Ülkesel savaşın anlamı

 Çamlıca camii inşaatı,  -çevre ve doğada yol açacağı tahribat gözönüne alınırsa-, aslında Tanrı inancı ile de bağdaşmıyor. Bu nedenle,  şu soru meşru: böyle bir inşaat gerçekten öte dünya güvencesi olarak mı tasarlandı, yoksa dünyevi iktidarı pekiştirmek için mi?

Ülkeyi abluka altına alan çevre ve doğa tahribatı, enerji üretimi için mi, daha çok rant alanı açmak için mi, yoksa İstanbul’da mantar gibi yükselen gökdelenler için kullanılan gerekçe mi geçerli? : iktisadi krizden teğet geçmek… ( İBB Başkanı K. Topbaş).  

Çamlıca’dan Çoruh’a

“Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun”, “Su Kanun”, Mera Kanununda Değişiklik Kanun” tasarıları, haklı olarak yoğun tepkilere neden oldu. Bu tasarılar, ülke olarak “Türkiye” yıkımının önündeki “mevzuat” engellerini kaldırmayı amaçlıyor.

Çamlıca tepesinin doğal yapısını bozacak olan  devasa Cami için çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) gündeme getirilmiyor bile. İslami kesimde, birkaç homurtu dışında  tıs yok…

 Yıllar önce, Çoruh barajları için de ÇED yapılmamıştı. Vadi  ile yetinilmedi; Çoruh’a dökülen dereler, HES’ler yoluyla kurutulmaya ve  doğal yapı bozulmaya başlandı. Bu da yetmedi: maden aramaları bahanesiyle dağlar oyuldu.  Bunlara karşı yıllardır mücadele veren  Artvinliler, Cumartesi günü büyük bir toplantı ve yürüyüş düzenleyecek…

Bu arada, İçkale vadisinde inşa edilmesi planlanan 2. HES aldatmacasına da dikkat çekmek gerekir: Düzhanlar-Borçka arasında 7 kilometrelik tünel öngörülen proje çalışmaları sırasında halkı bilgilendirme toplantısı, inşaat alanında bulunan Kaleköy ve Demirciler yerine, Düzköy’de yapılıyor! Tünelin İçkale vadisinde yaratacağı tehlikeler örtbas ediliyor…

 Sözün özü: Kuzey Anadolu, alttan (fay hattı) ve üstten (iktidar-sermaye) sıkıştırılarak tüketiliyor…

…Ülke-insan-devlet

Bu kesitler, Anayasa sürecinde hangi konuların öncelikli olduğu hakkında yeterli fikir vermiyor mu? Devlet organları açısından, doğal yaşam mekanlarının tahribini önleyici kurallar koymak; halk için, -direnme hakkını da kapsamına alan- hak ve özgürlük düzenlemelerini yansıtmak. Bu gerekliliklere karşın, Anayasa çalışması, “başkanlık yolu” için kilitlenirse, etnik barış ise, o yolun adayına havale edilirse, ne ülkesel ne de toplumsal barış kurulabilir. Bütün sorun, “kişi-parti-siyaset” yerine, “ülke-insan-devlet” üçlüsünü geçirmede  düğümleniyor.