“Türk vatanı”nda “Torba Demokrasisi”

|

“Türk vatanı”nda “Torba Demokrasisi” A “Türk vatanı”nda “Torba Demokrasisi”

Bülent Ecevit Hükümeti (1999-2002), katılım müzakerelerini mümkün olan en kısa zamanda başlatabilmek için Avrupa’nın öne sürdüğü şartları yerine getirmek amacıyla, bugün bile benzeri görülmemiş geniş kapsamlı bir reform hareketi başlattı…” (Jean Marcou, “Anayasacılık ve Türkiye’de Anayasal Hareketler”, Anayasa Hukuku Dergisi, 2012-1, s. 17).

Ecevit Başkanlığındaki koalisyon Hükümeti, 3. yılını henüz doldurmuştu. MHP lideri Bahçeli, meydan okuyarak erken seçim tarihini ilan etti: 3 Kasım 2002.

31 Mayıs günü başlayan “Gezi Parkı” sürecini komplo teorileriyle açıklama gayretkeşlerinin söylemini bir an için ciddiye alarak, (Nisan 2004 yerine) 2002 erken seçimi bir komplo mu idi? sorusu haklılık kazanıyor.

AK Parti Hükûmeti, 11. yılında ve devam eden “süreçler”in ardından, kucaklayıcı Anayasa hedefini gölgeleyici iradesini bir kez daha dışavurmuş oldu. Neden ve nasıl?

Sivil ve siyasal toplumda yoğun ve yaygın bir demokratikleşme beklentisi varken; üstelik, özellikle “barış süreci” vesilesiyle Hükûmet bu yönde topluma vaatlerde bulunmuşken, torbadan demokratikleşme adına çıka çıka 35. madde çıktı. Ciddi çelişkileri yansıtan bu düzenleme, olsa olsa bir “gündem saptırması” işlevi görebilir.

Milli Savunma Komisyonundan geçen tasarıya göre; TSK İç Hizmet Kanunu’nda; “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır” ifadesi, “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; yurt dışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır” olarak değiştiriliyor.

Biri zamanlama ve usûle, diğeri içeriğe ilişkin şu iki soru öne çıkıyor:

- İktidar Partisi, daha önce, Anamuhalefet Partisince yapılan önerileri reddettiği halde, neden şimdi kendisi bunu gündeme getirdi?

- İçerik olarak, neden, “Türk yurdu” karşılığı yazılan “Türk vatanı” yerine, ülkenin anayasal adı olan “Türkiye” tercih edilmedi? (Neden, Devletin resmi adı olan Türkiye Cumhuriyeti atıldı?)

Bu sorunun önemi şurada: Anayasa’da yurttaşlık tanımına ilişkin madde 66’daki “Türk devleti” ve “Türk” tanımına itiraz edenlere göre, “Türk”, isim değil sıfat olarak etnik anlamda kullanılmakta. Bu kısır döngüyü aşmaya yönelik yurttaşlık tanımı önerisi şöyle: Türkiye Cumhuriyeti (Devlet) ve Türkiye (ülke) adlarının uzantısı olarak, (insan için) Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı veya Türkiye yurttaşı.

Şimdi, TSK İç Hizmet Kanununda kullanılan “Türk vatanı”, ülkeye (territoire) değil, etnik gruba yollama yaptığına göre, -bırakın hedefin-, mevcut olanın gerisine düşülmüyor mu? Başka bir deyişle, insan topluluğunu kolektif olarak “Türkiye halkı”, insanı ise, “Türkiye yurttaşı” olarak düzeltme beklentisinin tam tersine, ülke adı (Türkiye), tek bir etnik gruba indirgenmiş olmuyor mu?

Komisyonda kabul edilen tasarıya, bir de yerindelik açısından bakılabilir: askeri bir darbe olasılığı ortada yokken, böyle bir düzenleme neden? Kaldı ki, darbe imkân ve iradesi var olsa dahi, bunu 35. madde düzenlemesi önleyebilir mi? Dahası, bölücü hareketleri yaygınlaşması durumunda, TSK, yeni düzenlemeyi gerekçe göstererek, ‘Türk vatanını korumak amacıyla müdahale etmek zorunda kaldım’ diyemez mi?

Düzenlemeye ilişkin sorular daha da uzatılabilir. Ancak, üzerinde durulması gereken esas sorun, içinden geçtiğimiz süreçte, demokratikleşme bakımından, örneğin, 1. sırada yer alan seçim barajı yerine, neredeyse 11. sırada yer alan bir konuya (TSK İç Hizmet K., md.35) el atılması.

Gerçekten, demokratikleşmeyi amaçlayan bir siyasal iktidar, kendisine hak etmediği oranda bir çoğunluk sağlayan seçim barajını kaldırmak veya en azından indirmekle işe başlar. Bunun yerine, İç Hizmet Kanunu maddesinde rötuş girişimi, sadece gündemi değiştirme amacı ile değil, “müptela olunan” iktidarı kalıcı kılma hedefi ile açıklanabilir ancak.

Sonuç olarak, “torba demokrasisi”, “Gezi süreci” sonrası, özgürlük ve demokrasi için yaşamları pahasına meydanlara çıkan milyonlar için değil, son onyılı Parti’ye “iman” ile geçirenlerin önemli bir kısmi için bile göz boyama ve gündem saptırmasından öte bir anlam taşımıyor. Gezi sürecinde yabancı parmağı arayan “iktidar ayyaşı” cenah gözünde, Profesör Marcou’nun satırları da mı “yabancı gözü” yoksa?