Anadilinde eğitim sorunu (3)

|

Anadilinde eğitim sorunu (3) A Anadilinde eğitim sorunu (3)

Kürt Sorunu denen şeyin aslında bir anadilinde eğitim sorunu olduğu, egemen ulus devlet sınırları içindeki etnik kimliklerin anadilinde eğitim talebinin ise aynı zamanda coğrafi bir kavram olarak kullanıldığı konusunda sanırım mutabıkız. Mutabıkız derken anadilinde eğitimi bir insan hakkı olarak isteyen, savunan ve destekleyenleri kastetmiyorum yalnızca; milliyetçi MHP’nin, ulusalcı CHP’nin, İslamcı AKP’nin “bölücü” bir siyasi talep olarak değerlendirip reddetmelerinin de anadilinde eğitimin sınır çizen rolünü kabullenme olarak değerlendiriyorum. Bu konuda mutabakat sağlanamayan konu çözüm; bölünür müyüz, bölünürsek ne olur? Bu üçüncü yazıda çözümün önündeki engele, bölünme tehlikesine takılalım.

 

Çözümün önünde engel olarak duran bölünmenin önüne geçilmesi için geliştirilen ve uygulanan politikalar aslında bölünmeden daha derin sorunlara neden oluyor. Çünkü bu politikalar, beşerden oluşan iki ya da daha çok topluluğun birlikte yaşamasına değil, onları nesneleştirerek mülkiyetine güvenli bir ortam sağlamaya çalışan bir sınıfa hizmet ediyor. Süreci, hümanizmanın araya giremediği şu iki bakış açısı yönetiyor: Ekonomici (paracı) ve güvenlikçi (milliyetçi). Ekonomici, özerklik talebi karşısındaki tutumunu, bölgenin ekonomik ve pazar değerine bakarak belirler. Temsil ettiği sınıfın kontrolünden çıkacak olması, pazarın daraltması söz konusuysa ayrılığın her türünün egemen devletin ekonomik çıkarlarına zarar vereceğini, özerklik talep eden etnik grubun da bundan ekonomik olarak zarar göreceği tezini savunur. Ekonomicinin ilkesiz gevşek tutumu, özerklik talebinde bulunan etnik grup tarafından çözüme en yakın politika gibi görünür.

Milliyetçilik, egemen ulusun birliğini sağlamak ve aynı zamanda diğer etnik grupları denetim altında tutmak için modernizmin geliştirdiği bir ideolojidir. Egemen ulus milliyetçisi, belirleyici güç unsuru olmasını, ırkının üstün meziyetlerle donatılmış olmasına bağlar. Bu da onu, diğer etnik grupların varlığını inkâr noktasına getirir. Etnik ulus, inkâr edilemeyecek kadar görünür ise bu durumda onun talepleri karşısında bir adım geriye çekilerek zora dayalı birlikteliklerini gönüllülük esasına dayandırarak ‘etle tırnak’ olduklarını, ayrılmalarını gerektirecek bir farkları bulunmadığını, bundan sonra da birlikte yaşamak zorunda olduklarını söyler. Fakat sonuçta bir devlet ideolojisi olması nedeniyle milliyetçi, ekonomicinin güvenlikçi kanadından öte bir şey değildir. Sürekli birbirlerini ağızdan beslerler. Aralarındaki yakınlığı her gün duyabileceğiniz şu iki tarihli konuşmaya bakarak görebiliriz. “

Cumhurbaşkanı da oluyorsun… Tutturmuşlar Kürt sorunu. Kürt sorunu yok. Biz Kürt kardeşimizin sorunuyla ilgileniyoruz. (R.T.Erdoğan, Nizip, 20 Ocak 2013). “Yozgatlıyla Hakkarilinin siyasetten ticarete kadar bu alanlarda faaliyet gösterebilmesinin önünde bir engel bulunmakta mıdır? Kim kimden üstün veya kimin kimden daha fazla ya da eksik yanları vardır? Bu durum karşısında Kürt sorunundan nasıl bahsedilmektedir?” (D.Bahçeli, Isparta, 28 Ağustos 2012)  

 

Türkiye’de, moda deyimle anaakım partilerden AKP ekonomici, MHP milliyetçi (güvenlikçi) kanadın temsilcileridir. Ya CHP diyeceksiniz; CHP, kurucu iradenin temsilcisi olarak mevcut yapıyı koruma refleksiyle hareket ettiği için güvenlikçi-milliyetçi çizgiye yakın durmak zorunda. CHP, onlardan farklı olarak etnik kimliklerin varlığını inkar etme yerine, onları egemen kültüre entegre ederek birlikte yaşamanın mümkün olduğuna inanıyor; kurucusu olduğu üniter yapının bozulmasıyla ortaya çıkacak yapının, etnik grupların egemen ulus devletle bağının zayıflayacağından endişeleniyor. SHP döneminde (1989) hazırlanan ve mevcut CHP yönetimlerinin de sahiplendiği Doğu ve Güneydoğu Sorununa Bakışı ve Çözüm Önerileri Raporu (Kürt Raporu)’ndan bu yana (“Güneydoğu sorunu” bu tarihtin itibaren Kürt Sorunu olmuştur) CHP’nin genel başkan düzeyinde Kürt sorununu, Erdoğan ve Bahçeli gibi inkâr yoluna gitmediğini de teslim etmek gerek.

 

 

Türkiye’yi teslim almış bu üç siyasi aktörün zihniyeti, tamamen ticari ve güvenlikle ilgili kaygılardan besleniyor. Gerginlikten uzak, çatışmasız bir ortam tesis edilirse ne Kürtlerin ne de diğer etnik grupların ulusal ve inanç düzeyinde yaşadıkları sorunlar kimsenin derdi olmayacak. AKP’nin iktisatçı politikaları Kürtlerin insani ihtiyaçlarının kabullenilmesi ve karşılaması üzerine kurulmuş değil. Fırat’ın bu tarafında Başbakanından şürekâsına herkes “Ülke menfaati”ne (M.Türköne) uygun, bereketli(F. Gülen) “Türkiye’nin yararına olacak”(N. Ilıcak) bir çözümden bahsediyor. Dolayısıyla bu kafadan Kürt Sorunu’na bir çözüm çıkmaz. Aksine faydacılık sorunu çözmek yerine daha da artırmaya yol açar. Çünkü ekonomici çözümler insanın değil, paranın özgürce hareket edeceği ortamlar yaratma derdindedir.