"ben de dalıyorum öyle...

|

"ben de dalıyorum öyle... A "ben de dalıyorum öyle...

...beyin kapanıyor... insanların dünyalarını seyre dalıyorum..." başka

Ne zaman ölür insan...kaç kez ölür...en çok ne zaman..? "düş ne zaman bana uğrasa, içimdeki çocuk şımarır...ben nereye gitsem o da peşimden gelir...zamanın yorgunluğunu üzerimden çıkarttım...ellerime kınalar yakıp kızıl kıyamet güldüm...katran karası gecede yüzümdeki hüznü babamın sigarasına düşürdüm...duman oldum...saçıma anamın gülümsemesini takıp çıktım sokağa...kan kırmızı rüzgara savurdum gençliğimi...gözlerimi kanattım, ellerimi bağladım, içimde çay deminde eksik bir şey kaldı...içimden tanklar geçti...rap rap soludu içimdeki kentler...düğün halayı zannetti kelimesiz cümleler...adsız masalları dinlerken büyüdüm...rüyamı sektirdim deniz kabarırken...bir, iki, üç....sonrasını tarih anlattı, dinledim...kelimeler peçe taktı, sustum...ağlayan yağmur yalandı...kimseye söylemedim ben büyürken...kimse beni görmedi...sıralı düşler satın aldı ömrüm...önceleri keşkeler büyüttü...şairler oysa ki hep yüzüme söyledi..."inanma! çocuksun sen..."...inandım...bana güzler gönderdi eski sene...sabahları sarmaladım, rüzgarı diktim, adresimi değiştirdim, yine buldu beni aralık ayı...bir bilinmeyen bilmecede düşler yaktı, ayrılık asıldı elime...çekin beni! Bu büyü bozulsa da, ben deniz olsam...ben mavilik olup yosun kok-sam...bozun büyüyü, salın beni..."

Rüzgar sustu...ve ben hala ölmedim...sadece yaşlanıyorum...gitmek istiyorum, kıyısına vurmayı ertelediğim neresi kaldıysa...ve gideme-mek sancısı, yine, yeniden...bazan, kimsesiz olmak isteği...nereden geldiğimi unutmak derdin-deyim...cılız birkaç daldan bir küçük ağaç müsveddesi...köklerini mecburen salmak zorunda kalmayan, her dalında ayrı birer meyveye durmanın hesabını vermek zorunda bırakılmayan bir yürüyen ağaç...kimi kimsesi olmayan...ve artık hiç taşlanmayan...kaçabilen, ama kendini de alarak kıyısına...koşabilen, sahip olduğu bir diğer elini tutarak ve o küçük eli sahipsiz bırakmadan...neye ve ne için tapındığını bilmeyen kötü bakışlı gölgelerin üstüne üstüne yürüyebilen ve dahi meydanlar okuyup, aydınlık yeni meydanlarda türküler yakabilen bir küçük ağaç...kendini yakmaya dünlerden hazır bir ağaç...saklanmak zorunda bırakılmayan, kendi cılız bedeninin arkasına sığınsa bile "oyun bitti..." diyerek güneşlere yeniden ve inadına durabilen...yalnızca kendi istediği şarkıları söyleyebilen...sevdikleri için ölürcesine endişelenmek zorunda kalmayacak kadar kimsesiz...gözüne kestirdiği bir bahçenin ortasında, hesaplar vermek zorunda kalmadan, boynunu bükmeden, tohumlarını avuçlarının içinde parlatarak dikilebilen, bahçede ne kadar minare varsa, kılıfları hazırlayanlar da dahil hepsini yerle bir etmeye hazır, bir küçük, cılız ağaç...yetim olmak, öksüz kalmak nedir bilemeyecek kadar sahipsiz, bir tek kendi kendisinin sahibi olabilen, yalnızlıklarının efendisi olabilecek kadar özgür bir ağaç..."kim ne der" telaşına düşmeye mecbur bırakılmayan bir küçük dal parçası...soylu ama soysuz...köklü ama kökleri kendinden sorulan...akıl oyunlarına yenik düşmeyen...yorulmak nedir bilmeyen...bildiği ne varsa unutabilen ve yeniden öğrenmelere hazır...kimilerinin buyurduğunun aksine, paranın ve ilahilerin değil; bahtsız da olsa, bu adaya düşen kimi çocuk gülüşlerin kutsal olduğunu çok iyi bilen bir ağaç...oyunsuz...yalan-sız...yorgun yapraklarını uçurmaya cesaret edecek kadar güçlü...şiirler yazabilen bir cılız ağaç...toprağında tutsak kalan ve geçmişine sürgün veren sarmaşıkların kederini değil, uzakların türkülerini tutuşturarak alıp başını gidebilen bir küçük yalnız ağaç...yalnızlığının farkında bir küçük ağaç...hiçliğin tam orta yerinde tutsak bırakıldığı o yerde, kendinden isyankar bir başka ağaç olmadığını bilen ve bir başına yol almayı çoktan göze almış olan bir özgür ağaç..."uzaklarda belki benim gibi soysuz yalnızların soylu düşlere yatıp beni beklediği bir orman vardır" diye umutlanabilecek kadar uykusuz, yorgun ve yalnız bir küçük ağaç...keşke bu denli yalnız bı-rakmasaydı içimdeki savaşlar, beni...keşke gitmek özlemiyle yanıp tutuşan bir ağaç olmak düşü uyanmasaydı yüreğimde...düşününce, nasıl da içinden çıkılması zor, gerçekte...kendi kendini yakmaya hazır bir ağaç olmayı isteyecek kadar yalnız bırakılmış olmanın o kendini bilmez duruşu...kaç ağaç vardır, yerin bu görünen yüzünde, kökleri olmadan güneşe durabilen...ben görmedim...ve ağaçlar, önünde sonunda yanar bir gün...ağaçlar da ölür...ve canına kıymadan, yamacındaki komşu ağacın...ağaçlar adam öldürmüyor...ağaçlar hep ağaç...ben ağaç olamadım...çaresizliğim bundan...

Kaç kez ölür insan...ve en çok da ne zaman? Bunca yıl yaşanmışlığı alıp ardıma, bunu düşünür oldum şimdilerde...benim gibi defalarca ölen çoktur belki de...bir tek kediler "bir kez" ölür...yaşadıkları her an, kedi olabilme özgürlükleri vardır çünkü...her an ve her yerde...son anlarında bile kedi kalabilme gücü var kedilerde...kediler aynı dili konuşuyor yeryüzünde...kediler para karşılığı ruhlarını satmayı bilmiyor...isteseniz de öğretemezsiniz bunu...kediler, soylu ve başına buyruk...kediler, mazeretsiz seviyor...ve ıslak burunlarında atan sevdaları, sadece bir tek dille anlatıyor her biri...kediler için her gün aynı...kediler Cuma'ya gitmiyor...kediler bile biliyor artık, Cuma'ya gidilmez, Cuma zaten kendiliğinden gelir...kedilerde Pazar günlerinin sıkıntısı yok...kedi olmak için dua bile edebilirim...kediler için, kalmaya kendimi mecbur bıraktığım bu kimsesiz adanın Cuma'sından bile mahrum bırakabilirim kendimi...ama artık çok geç...çaresizliğim bundan...kazancım varsa şayet, o da duasız kalmış olmak...kedi olmak, bir küçük masal işte...kedilerin de duaları var belki de, ve çoğu, ömürleri uzatan...hani şu bize belletilen yalancı dualardan hep çok farklı...

ben en çok, insanlığım unutturulduğunda ölenlerdenim...ve şimdilerde, bir başka evrim sürecinde atlarını koşturup yoran insan türüne dönüşüp de öldürülmekten korkanım...görünen o ki, yalnız öleceğim...dönüşmeden...değişmeden...koşan bir ağaç otamadan...kedilere onların anladığı dille sataşamadan...günün birinde insan olarak uyanmaktan korkarak...adımlarımda bu yüzyıla uygun izler bırakmadan...adımlarımı dahi bir başına bırakmayı göze alarak...

"ben de dalıyorum öyle...beyin kapanıyor...başka insanların dünyalarını seyre dalıyorum...olmayan aşkları, olmayan çocukları; öyle sevip öyle büyütüyorum...düğmesini kapayınca da yok oluyor, gidip tek başıma yatıp uyuyorum...ben rüya göremiyorum...televizyon seyrediyorum" diyor palamuttan ıslıklar çalan çocuk...içimde yıkık kentler büyüyor...ve ben o uçsuz bucaksız ovalarda, pamuklar topluyorum...sarmak için, yaraları...bugün Pazar, biraz dışarı çıkıp, endişeli de olsa, adımlar atmak gerek...Cuma günlerinin hali hazırda ve zaten kendiliğinden geldiğini inkar edenlerin, olmadık "Cuma"lara gidenlerin çoğaldığı bu ıssız, karanlık adada, Pazar günleri, inadına kendinden emin adımlar atmak gerek...yanında sevdiği olan varsa şayet, kimsesiz bırakılan o küçük eli tutar mı ki...tutsun, ne olur...işte o gün, Cuma kendiliğinden gelecek... (*) Alpay Oluklu'dan alınmıştır...