Enginarla büyümek

|

Enginarla büyümek A Enginarla büyümek

 Henüz enginar mevsimi gelmedi. Ama şubat ayında yayımlanacak Duygular Hızlı Koşar adlı kitabımda yer alacak bu yazıyla enginar, büyümek ve konsantrasyon arasındaki ilişkiye dair fikirlerimi paylaşayım istedim.

Aylardan Mart ya da Nisan ise, sofrada enginar olması ihtimali yüksektir. Eğer sofra İstanbul’da ise, şu yassı, tabak gibi olan cinsten (yaprakları koparılıp atılan) enginar,  duruma göre, patates küpleri, bezelye ve arpacık soğanı ile pişirilmiştir. Ben ise 1960ların İzmir’indeki bir sofrada, henüz sahil yolu yapılmamış olduğundan denizin şıpırtılarını bile duyabildiğim açık pencereye yakın kurulmuş sofrada oturduğumdaki enginarı hatırlıyorum. Babamın büyük bir iştah ile tek tek emerek yiyeceği yaprakları ile beraber pişirilmiş, yanında taze baklası ile İzmir enginarları. Nefretle, tiksinerek bakıyorum. Enginardan nefret ederek büyümüş bir çocuktum (çocuklar böyle değil midir, ya çok severler ya da nefret ederler?). Büyüdüğümde, kendi ailem olduğunda evime kesinlikle ve asla enginar sokmayacağımı yüksek sesle söylediğimde babam bana o kadar da emin olmamam gerektiğini (o an için beyhude yere) söylerdi. Şimdi o yemin billahlardan en az 40 yıl sonra, babamın kehanetini (bütün kehanetlerinde olduğu gibi!) doğrularcasına, Mart-Nisan (hatta Mayıs) aylarında kendi çekirdek ailemin (eşim, kızım, oğlum) sofrasından enginar eksik olmuyor. Bu nasıl oldu?

Dilimizde tadı alan kabarcıklar (ve bunlardan gelen sinyalleri alarak beyinde lezzet algısını oluşturan bölgeler) kısmen doğal seyirlerinin parçası olarak, kısmen de sağlanan damak deneyimleri (tattırılan yemekler, zoraki de olsa tanışılan lezzetler) ile aldıkları uyaranlar sonucunda farklılaşarak gelişirler.

İzmir enginarının kendine özgü tadına varabilmek için yüksek bir konsantrasyon düzeyi ve kalbini, sapını ve yapraklarını mideye indirmeden önce iyice ama iyice çiğnemek gerekir. Enginar bizden bunu bekler. Çocuk ise, tanımı gereği, o anın, o saniyenin insanıdır. O anda ona ne ilginç ya da önemli (zevkli, zahmetsiz) geliyorsa, hemen bir sonuç verebilecek gibiyse onunla ilgilenir. Günümüzün kentli insanı gibi desem abartma olmaz.

Enginarın tadını çıkartmak için gereken konsantre olma, bekleyebilme, ağızda tutabilme ve iyice çiğneyebilme noktasına 12-14 yaşlarından önce pek erişilemez. Ben de enginar ile karşılaşmaktan olabildiğince kaçtım; ta ki, 15 ya da 16 yaşındayken bir ara tatil için yatılı okuldan eve döndüğüm bir bahar sofrasına kadar. Annemin ‘bu sefer farklı olacak’ ısrarına dayanamayıp sofradaki kayık tabakta, zeytinyağıyla kaplı duran enginarın biraz göbeğinden (ingilizce etkisi altında ‘kalp’ diyoruz artık, ama ben göbek diye hatırlarım) biraz yaprağından didiklediğim parçaları tattım. Yaprakları biraz daha emdim.

Zihnim/beynim bu sefer lezzeti alabilmek için gereken konsantrasyonu sağladığından olsa gerek, parçaları ağzımda uzunca bir süre tutmaya devam ettim. O günden sonra enginara hiç bir zaman hayır demedim. Aldığım lezzetin verdiği zevk bir yana, artık o ilk lokmada lezzet alınamaz enginarın tadını çıkartabilecek olgunluk düzeyine eriştiğimi, hayatımda yeni bir döneme girdiğimi, aklım ve beynimin farklı çalışmaya başladığını anlamaktaydım. Acelecilik, hemencilik, bekleyememe gibi çocukluğun egemen dürtülerinin yönetiminden çıkmaktaydım. Zevk kavramım ilelebet değişmekteydi. ergenliğin sivilceli ter kokulu kısmının  bittiğini, gençliğin sahiden başladığını o zaman fark ettim.