Şimdiki gelecek zaman

|

Şimdiki gelecek zaman A Şimdiki gelecek zaman

Türkçe nasıl bir dildir? Bir sabır dilidir; bunu daha önce yazmıştım, ilk cümlesi tekrar olacak. Öznenin ne yapacağını veya ne yapmayacağını anlamak için cümlenin sonundaki yüklemi beklemeniz gerekir. Devrik cümle ise sabırsızlar için yüklemin başa alındığı bir ek hizmettir.

Bir umut dilidir, son kelimeye kadar ne olacağı belli olmaz.

Bir güven (ya da güvenmeme) dilidir, kimin neyi ne zaman ve görerek mi duyarak mı söylediğinin (bilginin sağlamlığının) sicilini yüklemin sonuna gelen takılardan (-mıştı, -mışmış, -mıştır) takip edebiliriz.

‘Zoom’u güçlü bir dildir. Gelecek hem uzak, hem yakındır. ‘Ileride büyük adam olacağım’ dediğimizdeki ‘-cek’ işleri epeyce uzağa atarak, bugün küçük adam olmaya dayanmayı biraz zorlaştırır.

Bazen şimdiki zamanı geleceğe bir merdiven dayamış gibi kullanabiliriz. Örneğin, ‘şimdi geliyorum’daki ‘şimdi’ ve ‘-yor’, şimdiki zamanı biraz sonraya (geleceğe) taşıyabilir. Büyük adam (olacağım yerine) oluyorum, dersek, gelecekte olacak bir olayı olabildiğince yakına almış, süreci bugünden başlatmış oluruz. Biz geleceğe gidemesek de, -yor’lu gelecek zaman geleceği yakınımıza getirir.

Bazı diller geleceği sadece şimdiye benzer biçimde tanımlar. Geleceği daha yakın gösteren bu dilleri konuşanların geleceğe daha çok yatırım yaptıklarını (bankacılar dikkat!), sigorta, emeklilik gibi bağlayıcı ilişkilere daha kolayca girdiklerini bildiriyorlar. Geleceğin çok uzakta olmadığı algısı, ‘‘kim öle kim kala, du’ bakalım’’ davranışını azaltır. Yarını bugünden kurmanın anahtarı belki de şimdiki gelecek zaman’lı cümleleri daha çok kurmaktadır.

 

 

Güçlünün öfkesi haklı olamaz

Geçen haftaki yazımda bir çocuğun 40 yıl dinmeyen kızgınlığından ve bunun nasıl bulaştığından söz ediyordum. .Yazıyı bir yere bağladım sananlar yanılırlar. Bu tip yarı kurgu yarı gerçek yazılarda yazanın beynindeki işlemleme devam ettiği için arada hem okurlardan gelen geribildirimler (sağolun twitter katkıcıları!) hem yazdıklarımın gördürdüğü uyur uyanık rüyalar (evet, bir rüyamda olayın kahramanı Neriman hocaya çiçek götürdüm) sonucunda durum değişti, yeni fikirler çıktı.

Önce özetleyeyim. ‘Nazım kimdir bilmem ben,’ dediği için herkesin önünde kendisini azarlayan Türkçeci Neriman hoca olaydan 40 yıl sonra hastalandığında mezunlar e-grubunda ona ‘geber’ diyen Zafer’in bitmeyen kızgınlığını ve bu duruma sebebi belirsiz sessizliğimizi anlatmıştım.

Nazım’ı bilmeyen birisini ben de (o yıllarda) aşağılamaktan çekinmeyeceğim halde, bunu sevdiğim bir öğretmenin yapması, gücünü bu biçimde kullanmasını haksız bulmuş, kızgınlık refleksim harekete geçmişti.

Neriman öğretmene "gebersin" diye 40 yıl sonrasında lanet okuyan Zafer, bunu kendine hak biliyor. Acısını bir türlü çıkartamadığı bir mağduriyet Zafer’e hangi hakları veriyor? Zafer’e bakarsanız, her hakkı vermekte. Kızgınlık hiç bitmez, kin giderek büyür ise, denge ne zaman oluşur?

Haksızlık algısının, ama haklı ama haksız, öfkeyi neredeyse otomatik olarak ortaya çıkartması sonucunda olacakların izini ne kadar geriye sürebiliriz? İncinmiş olmak gibi, haksızlığa uğramış olmak da önemli ölçüde öznel parçalar içeriyor.

İlk incinmişliği neredeydi, bunu Zafer’in kendisinin araştırması en iyisi olur. Ama incinmişliğin ve öfkesinin sınıfın geri kalanına, bu arada bana bulaşması hepimizdeki incinmişliklerin bir biçimde canlanmasından mıydı? Hayatımızdaki sayısız haksızlıktan birisine odaklanmaktan, daha doğrusu takılıp kalmaktan nasıl çıkabiliriz? Bir ölçüm var: haksızlığı yapan güçlü mü, çoğunlukta mu, egemen mi? Cevap evet ise, öfkenin bir haklı zemini var. Hocaya o yüzden kızmıştık, ama 40 yıl bu öfkeyi içimizde tutmak için biraz fazla. Hele hocanın bize kattığı sayısız değeri düşünürsek, hele bugün bizden güçlü olmadığını hatırlarsak.

***

Güçlüler incitilebilir mi?

Birey düzeyinde düşünürsek, son incinmenin şiddeti ilk yoksunluk ile doğru orantılıdır. Hayata başladığı anda ilişki ve güvenlik ihtiyaçları yeterince karşılanmayan çocuk, haksızlığa uğramışlık ‘algı’sıyla ağlamaya uyumamaya başlar (her ağlayan ve uykusuz bebek böyle değildir, tabii ki). Zaman içinde bu algı ‘hakkını alamamışlık’a dönüşür. Yırtıcı, koparmaya çalışan, alamadığı bir hakkı olduğuna inanan, ama o hakkın hangisi olduğunu bilmediği için bitmek tükenmez bir saldırganlık içinde olan insanların gelişimini bu şekilde açıklayabiliriz. Tek tek bireyler için geçerli olan bu durum toplumun bir kesimi, bir insan topluluğu için geçerli olabilir mi?

Fikir mi, küfür mü? Fazıl Say’a verilen ‘ceza’ ile ilgili ‘küfür mü, fikir mi’ tartışmalarında olduğu gibi kendi görüşlerini ya da inançlarını küçük düşürdüğüne inandıkları Twitter mesajlarından incinenler, başkalarını incitici mesajlar atmakta problem görmüyorlarsa, dahası bunu kendi incinmişliklerinin verdiği bir kutsal hak olarak görüyorlarsa, bu hassasiyet otomatik olarak meşruluğunu yitirmez mi? Bu düşünceyle, içeriğin tartışılmasına bile geçmeden bir usul önerisinde bulunmak istiyorum.

Teklif: İncinmişler (incinmişliklerinden hak bilerek) incittikleri anda incinmişlikten doğan haklarını kaybetmeliler, belki de. Üstelik, incinmişler güçlü iseler, güce sahip iseler öfkeli olma hakları da o noktada bitmiş sayılmalı. Küfür de etsek fikir de söylesek, güçlü olan, iktidarda olan değilsek, haksız bulunamaz ve cezalandırılmaya layık görülemeyiz. Aksi, zorbalık sayılır.