Yol mu, yoldaş mı?

|

Yol mu, yoldaş mı? A Yol mu, yoldaş mı?

Bir Anadolu deyişiyle cevap verirsek ‘bana yol değil yoldaş gerek’. Bu deyiş, modern hayata uyar mı, uymaz mı diye düşünmeye başladığımızda, hayatımız ‘sonuç odaklı mı olsun, süreç odaklı mı’ tartışmasına çekilmemek çok zor.

Çoğumuz yola çıkarken, yanımızdaki yoldaşımızın kim olduğunu esas alsak da, bu yolun sonunda nereye gittiğimizi bilmeye ihtiyaç duymaktayız. Hayatın temel güdülerinden birisi yaşadıklarımızı anlamlandırmaya çalışmak olarak tanımlanır. Ancak bu anlamlandırma, olan bitene sonradan bir amaç yakıştırma, ve giderek bu amacı benimseme şeklinde gerçekleşebilir. Siyasi görüşü bile yakınlıkların getirdiği tesadüfler sonucunda seçmiş, sonrasında da en içten ve gönülden savunucusu olmuşsuzdur.

Temel güdülerden diğer ikisinin ‘öne geçmek’ ve ‘yakınlıklar’ olduğu konusunda yaygın görüş birliğine uyarsak, amacımızı ya bizi ‘öne geçiren’ (statü kazandıran) ya da ilişkilerimizi geliştiren yollara göre belirleyebiliriz. Soruyu yanıtlarken, yol diyenler genellikle statülerini yükseltici, yoldaş diyenler ise ilişkilerini önde tutucu sayılırlar.

Ortak ve iyi tanımlanmış bir amacı olmayan yoldaşların bir süre sonra yoldan çıktığını ve işbirliğinin bittiğini gösteren bir çalışmayı PLOS ONE dergisinde yayımlayan Aarhus Üniversitesi’nden Panos Mitkidis şöyle özetliyor: ‘bir takımın üyesi olarak sizden tam olarak ne beklendiğini bildiğiniz de, başkalarına daha çok güveniyor, daha fazla işbirliği yapıyorsunuz.’

Parçası olduğumuz projelerin neye hizmet ettiğini bilmek önemli; hiçbirimiz nereye gittiği bizimle paylaşılmayan süreçlerin basit bir uygulayıcısı, makinanın vidası olmak istemiyoruz. Amacı bilmek, süreçte yer alışımızı bir sürüklenme olmaktan çıkartıyor. Yaptıklarımıza ve yaşadıklarımıza bir anlam kazandırıyor.

Herhangi bir projede ya da çalışmada verimli olmayı, sonuca ulaşmayı sürecin ana ölçütü olarak koyarsak, birbiriyle güven ilişkisi içinde işbirliği yapan takım üyelerinin ortak ve açık bir amacı benimsemiş olması gerekiyor. Bu sadece iş hayatında değil, gündelik hayatta da ortak amacı daha iyi belirlediğinizde ilerleme sürati artıyor. Ancak ortak amacın belirlenmesinin nasıl yapılacağı hususu araştırmada ele alınmamış.

Maksat hızlıca ilerlemek olunca, ortak amaç daha ziyade menüyü belirleyen ‘lider’ tarafından dayatma yoluyla ortaya konuyor. Toplumda yükselmek ya da arkadaşlık uğruna amacı benimsemiş gözüken ekip üyeleri, süreç yavaşladığında ya da zorluklar çıktığında, yoldan da yoldaştan da vazgeçebiliyorlar.

Buradaki ekip çalışma hayatındaki bir takım olabileceği gibi, beraberce tatile çıkmış bir grup arkadaş ya da bir aile olarak tasavvur edebilirsiniz. Amaç belirlemenin ortaklaşa tartışma ürünü olması için gereken zamanı ayırmak ve amacı bir an evvel belirleme zorunda olmamak, herkesin tartışmayı son dakikaya kadar sürdürmesine izin vermek, ekip liderlerinin nedense uygulamakta gönülsüz olduğu ilkeler. Ancak, amaçlara sadık kalınan durumlara baktığımızda herkesin aklında kalan her hususu çözmemiş olsa da dile getirmiş olduğunu görebiliriz. Demokrasinin iletişiminde tartışma, süreci anlamlandırma ve aklındakini ortaya koyma önemli bir yer tutar.

Ancak belirleyici olanın tartışmada sorunu bir an evvel çözmeye çalışmaktan ziyade tartışmaya katılanların hepsinin bir söz söylemesini sağlamak olduğunu düşünebiliriz. hayatlarını mutluluk verici olarak tanımlayan ailelerin en önemli özelliğinin bu olduğunu söyleyebilirim. Eninde sonunda anne ya da babanın dediği yapılsa bile, kendi fikrini ifade etmiş olan çocuklar hayatlarından daha fazla memnun oldukları gibi, büyüdüklerinde geçmişlerini mutlu olarak tanımlıyorlar.

Aile içindeki yönetim biçimleri ile toplumdaki yönetim biçimlerinin ‘mutluluk verici’ olması arasında ortak yönler var mı? Kendi dediğini zorla yaptırtmaya çalışan lider/anne-babalar bizi dinleyip sonra bildiklerini okurlarsa, daha mı onaylayıcı olacağız? Yol mu, yoldaş mı sorusuna verdiğimiz yanıta göre değişebilir. Yol diyorsak, onaylayıcı olmamız zor. Yoldaş diyorsak, ikna olabiliyoruz.

Kararların toplumca benimsenmesi hakkında bu kadar düz bağlantılar kurmak hem zor, hem de gerçeğe uymuyor. Ancak aile içi iletişim çalışmalarından ve insan kaynakları alanında yönetim çalışmalarından çıkarılabilecek sonuç hiçbirimize yabancı gelmeyecektir. Sözlerini açıkça söyleme olanağı tanınan, hoşa gitmeyecek olan düşüncelerini ifade etmesine kısıtlama getirilmeyen çocuklar zarar verici ve zorlayıcı olmadıkları gibi, süreç içerisinde karşılarındakini dönüştürebilme becerileri de artıyor. Bu tür yazılardan sonra ‘keşke ülkemizin yöneticileri de bunları bilse’ diye mesajlar geliyor. Doğru, düşünce ve söz özgürlüğünden yoksun olarak büyümüş olmak bu kavramların sahiden anlaşılmasını ve hayata geçirilmesini zorlaştırıyor. Ne kadar değişebilirler, bilemem. Ama güç sahibi olanlara kendi çocukları torunları güçlerinin sınırlarını gösterdikleri gibi, hangi yoldan ilerlerlerse çevrelerinde, yoldaşlarında sahici bir mutluluk yaratabileceklerini öğretebilirler. Insanları mutlu etmenin ve iyi hissettirmenin karşımızdakinin her istediğini yapmak olmadığını ama her dediğine kulak vermek olduğunu bize çocuklarımızdan iyi anlatacak olan yoktur.