Hatun kişiyi nasıl tanırsınız?

|

Hatun kişiyi nasıl tanırsınız? A Hatun kişiyi nasıl tanırsınız?

Koridorlarına ecza kokusu ve çaresizlik sinmiş SSK hastanelerinden birinde ziyaret saati. Kalabalık içinde sürükleniyorsunuz hastanızın yanına doğru. Karanlık bir koğuş. Sağlı sollu dizilmiş yataklarda başı kalabalık hastalar.

Sadece bir tek hasta yalnız başına. Bir tek onun refakatçisi yok. Bir tek onun ziyaretçisi yok. Yine de hemşiresinden, hastabakıcısına bütün fısıldaşmaların konusu o.

Kırk yerinden bıçaklanmış diyorlar… Kocası namusunu temizlemiş …

Kendi anası bile yokmuş yanında…  Çok yaşamazmış zaten…

Hastane görevlileri bu hastanın aralarındaki varlığından öyle rahatsızlar ki açıkça gösteriyorlar duygularını. Hiçbir hemşire yaklaşmıyor yanına. İlaç vereni yok. Hastabakıcılar odaya bile girmiyorlar.

Arada sayıklar gibi su istiyor. İşte tam o anlarda çok önemli işlere dalıyor odadaki diğer hasta refakatçileri. Kimi ilaç veriyor hastasına.  Kimi küçük temizlikler yapıyor. Öyle meşguller ki hiç kimsenin su verecek zamanı yok.  Kadın yattığı yerde ölümle pençeleşiyor. 

Oysa baksanız hepsi iyi insanlar. Refakatçilerin hepsi küçük fedakarlık öyküleri götürecekler evlerine. Belki de zavallı kadının öyküsünü dillendirecekler komşularına. Hatta ardından bir dua mırıldanacaklar.

Erkekler saf tutacaklar cami avlusunda. Hoca sorduğunda ‘Hatun kişiyi nasıl bilirsiniz?’ diye hep bir ağızdan yanıt verecekler.  ‘İyi bilirdik. Namuslu kadındı.’

 Ama bunların hepsi ölümden sonra.  Acımalar, üzülmeler, hak vermeler… Ölümden sonra. Önce bir namus davasında taraflarını göstermeliler cümle aleme. Bir cinayeti sessizce desteklemeliler.

ÖLÜ KADINLAR RESMİ GEÇİDİ
Ne doğal,  ne sıradan kadınların ölmesi.  Ve ne kolay suç ortakları, işbirlikçiler bulmak namus cinayetlerine.

Etrafınıza şöyle bir bakın. Kocaları tarafından katledilen kadınlar resmi geçit halinde geçiyor önümüzden haftalardır.  Medya; devlete sığınmış ve her seferinde elleri boş geri gönderilmiş kadınların öykülerini anlatıyor bize. Biraz sağduyunun engelleyebileceği cinayetleri…

Tınmıyoruz bile.

Öldürülen kadınlarından birinin bile adını hatırlayacak yok aramızda. Aileler susuyor, kurban yakınları susuyor, her konuda söyleyecek sözü olan devlet yetkilileri, kadın bakanlar, kadından sorumlu (!) bakanlar, kadınları koruyan sivil toplum örgütleri… Herkes susuyor.

Kimbilir belki de içten içe inanıyorlar namus hikayelerine.

NAMUS KİMİN İCADI?
Oysa insanlık tarihi; kendi kendimize yaratıp sonra da önünde hazır ol durduğumuz bin bir çeşit icatla dolu. Bir zamanlar kendi koyduğu kuralların bir kuşak sonra kölesi oluyor insanlık. Hiç düşünmeden kafasını vuruyor temelini kendi attığı duvarlara.

Namus da bunlardan. Namus, düşünmeden teslim olduğumuz bir zihin örtüsü. Kime ne zaman bulaşacağını bilmek imkansız. Çünkü küçük bir sözü, bir duruşu, yaşama dair küçük ayrıntıları bile kanıt sayıyor kendine. Can alarak ilerliyor. Biz hala namusu tartışamıyoruz.

NAMUS DEĞİL İKTİDAR
Öte yandan düşünelim yeniden. Erkekler namus için mi öldürüyor gerçekten?  Kocalar;  dönmeye ikna edemeyecekleri eşler, bitmiş sevdalar, kırılan erkeklik gururları yüzünden mi işliyorlar cinayetleri?  Yok, değil.

Cinayetlerin nedeni namus değil. Erkeklerin kaybettiklerine inandıkları küçük iktidarları. Yitirdikleri namus değil, itaat etmesine alıştıkları eşleri. Bu itaatin omuzlarını şişiren sahte gururu. Ve eşleriyle eşitlenmekten duydukları büyük korku. Namus, kadın cinayetlerinin kılıfı sadece.  Böyle olunca hangi kadına ne zaman bulaşacağını tahmin etmek zor.

Bu yüzden kadınlar ölüyor hala. Bu yüzden cami avlulularında şahitlik ediyoruz kadınların namusuna. Çünkü sadece ölü kadınların namusundan emin olabiliyoruz.