Sen bu satırları okurken

|

Sen bu satırları okurken A Sen bu satırları okurken

Sen bu satırları okurken yeni yıldasın, çok şey değil, sadece bir rakam değişti tarihin yıl hanesinde... Oysa senin yılından daha gerideyim şu an. Yakamızdaki çiçek yazı, uzaklardan el ederek kâğıdın hayatından ses veriyor; az şey değil, birbirine iliştiriyor zamanı.

Sen bu satırları okurken bir yaş daha kurtarıyorum hayatın elinden; bunları yazarken, şu an okuduğun yazardan bir yaş gencim. Yazı, ara sıra, halen rüyalarıma giren mektuplarla gülümsüyor. Lisedeyim, gittikçe kararan bir ikindi, Şişli’de kapı önlerinde çingene çiçekçiler, yağmura yaslanan sokaklar, önde yürüyenden bana doğru kopup gelen duman, birisiyle öpüşmek istiyordum ki öyle böyle değil, ne fena, aşka arzu; bir romanın içine girip orada kalma hayali, ince uzun votka-vişne bardakları; Feriköy, yorgun Ermeni sokaklar, karakol, bir gözü kör yeşil o bakkal, Akyıldız Apartmanı’nın girişi. Derken birkaç merdiven, derken çık çık, acele et, o ölümsüz yaşama isteğini duyuyordum, vardı. Sonra demir kapıyı arala. Sol taraf mermer, üzerinde elektrik panosu, boktan şalterler; sağ tarafta posta kutuları. Ötede, merdiven altında kapıcı dairesi. Buzlu camlarında hep çiğ ışık. Ve nasıl diyeyim, ayağımda, giymekten çok utandığım sarı ayakkabılar...

Edebiyat öğretmenim sayesinde Damar Dergisi’ne aboneyim. Bir dergi okumanın heyecanı, yeni yazılar, yapıtlar, şairler sen bu yazıyı okurken... “Sen bu şiiri okurken ben belki başka bir şehirde ölürüm” deyip de ölen Behçet Aysan. Bir dergide hepsi. Koyu sarı, solgun bir A4 zarfın içinde ulaşırdı bana. Üzerinde okunaksız bir adres. Oradaydım. Yalnızdım. Yalnız gecelerin rüyalarında bu dakikayı görürdüm.

Nedir; apartmandan içeri giriyordum. Mektuplar gelmiş bana, fakat öyle bir, beş değil, birsürü mektup, şimdiki gibi fatura falan da değil, hayli koyu mektuplar; askerdeyken yazdıklarım gibi; Van’da, Erciş’te, dağ eteğinde bir kışlada, kar havasını koklayarak yaz akşamları, dağın başı hep karlıydı zira.

İşte, Ankara’dan postalanmış, neler görüp geçirmişti yolda şu zarf, içinden bir edebiyat dergisi çıkardı; bir gün kitaplar yazacağımı hayal bile etmesem de okur mektupları çıkardı içinden; yüzünü görmediğim, hafif çilli, ince dudaklı, hayatın üveyi bir kadından aşk mektupları alırdım; kimdi, neydi, neden benim gibi şaşalak bir liseliye yazıyordu. Sevecek miydi beni, onu sevecek miydim?

Nedir; her gelen zarf, bir rüyaya sürüklüyor beni; yazılar, satırlar, satır araları alıp götürüyordu. Nasıl bir heyecan biliyor musun ey okur! Yazı Türkçe'de kader de demekti aynı zamanda, kaza ve kadere inanmaya çabalardım. Sabah ezanı okunurken uyumaz, başkaları namaza kalkarken uyumak ayıp olur diye çekinirdim... O ayıp olmaz mı, bu ayıp olmaz mı diye geçip gittim bir zaman...

İşte nedir; ortaokuldaydım. Nişantaşı’nda bir hamburgerci açılmıştı; ilk kez, kendi başıma bir cumartesi günü oturmaya gitmişim. Rumeli Caddesi’nin karanlıkları. Kendi başıma olmak. Murathan Mungan’ın Cenk Hikâyeleri geçmişti elime. Binali ve Temir vardı orada. Ne diyordu anlatıcı: “Bu kadar susan adamdan korkarım ben, bu kadar susan adamdan korkmalı derim...” O zaman konuşmalı, susmamak gerek deyip bir şeyler söylemeye çalışırdım; suskunluğun çukuruna düşmemek için... Derken Edip Cansever’i, Beyoğlu’nu keşfetmeler. Yani yirmi yıl öncesini nostaljik diye harcayan, kimi çok temkinli postmodern okura, hüzünlü vınlamalar gibi gelen mazi. Oysa yazı, yazanın mazisini, herkesin mazisi yapar ey! Ne demişti Turgut: “çünkü ben ey derim ve severim ey demeyi bilenleri”

Sen bu yazıyı okurken 2011’desin. Ben yazarken bir yıl daha gencim, sen okurken yitirdin vakti. Geçen zaman, nereye gitti? Neden dokunamadım ona? Kâğıtlar, kitaplar arasında kaybolacağım. İyi bir yıl mıydı giden... Fransa’da, Sete’nin bir sokağında şiir okumuştum insanlara, geçen yazdı; Montpellier’de bir öğlen, daracık bir sokakta mutluydum. Şarabı çok sevmiştim, bir iki şiir karalamıştım, her zaman olduğu gibi taşınmıştım yine. Gece Güzelliği’ni yazdım derken; iyi de oldu, sevildi. Derken, kendi gündemini yaşayan bir adamken güncel denen çamura bulandım. Bunu edebiyatçıya yakıştırmayanlar kadar, onun ses vermesinden mutlu olanları da tanıdım. Bunu reklam için yaptığımı sanan da vardı; şu çağda geçer akçeymiş gibi, devrimcilikten geçindiğimi düşünen hıyar da. Ama susmadım, bunca susanlardan korkmalı diyerek yazdım. Daha ne kadar yazarım, bilmeden. Sevgili okur, sana da ne kadar okuyacağını bilemeyeceğin dopdolu sayfalarla geçecek bir yıl dilerim. Ötesi, yıllar geçmiş falan; varsın geçsin, ne fark eder! Geçen, yıllar olsun...