“Dağ Kokusu”

|

“Dağ Kokusu” A “Dağ Kokusu”

İbrahim Çeşmecioğlu’nun anısına

İspanyolların Latin Amerika’yı işgaliyle başlayan isyanların en önemli sembolü Peru’daki İnkaların lideri II. Tupac Amaru oldu. Tupac Amaru ciddi bir direnişin ardından 1780 yılında düşmanın eline geçtiğinde, hemen öldürülmedi. Önce karısının ve oğullarının idamını izlettiler ona. Hani, “son isteğim, oğlumdan önce asılmaktır” diyen Seyit Rıza’ya zevk olsun diye oğlunun idamının seyrettirilmesi gibi. İstilacılar her yerde aynı hazzın sahibiydi.

Sonra Tupac Amaru’nun ellerini ve ayaklarını dört ata bağladılar. Atları ayrı yönlere sürerek, vücudunu parçaladılar.

Kötülüğe inanç, efendilerin kültürüydü. Yerliler ise, yeniden dirilişe inanırdı. Onlara göre, Tupac Amaru’nun vücudu bir daha birleşmesin diye ülkenin farklı yerlerine gömülmüştü, ama o vücudun parçaları, yeniden bir araya gelmek için usul usul büyüyordu. Bir gün başı da bulunduğunda, birlik tamamlanacak ve kurtuluş gerçekleşecekti.

Tupac Amaru “dağ kokardı”.

Bundan ilham alan Latin Amerikalılar, Uruguay’dan Peru’ya kadar “Tupamaro” adıyla direniş örgütleri kurdular.

Dağ kokusu sevenler, ölümün tutsağı değildi. Onların en büyük meziyeti, ölülerini unutmamaları, onların hatırasını sıcak bir ekmeğin kokusu gibi kendileriyle taşımalarıydı.

Filozoflar söyler, biz ise onların söylediklerini yaşarız. Ölüme kıymet vermek, bu hayatın anlamını yüceltmenin yollarından biridir. Bu sayede, ortak hafızamızı inşa ederiz.

Ezilenlerin evrensel inancı dünyevidir. Bir sacayağına benzer bu. Birinci ayağı, ortak ruha olan inançtır. Ezilenler için yerli Tupac Amaru, darağacındaki Deniz ve çocuk Mazlum aynı yeraltı nehrinden doğarlar. Dil, din ve renk farkı görülmez.

Bu sacayağının ikinci yanı, ortak hafızaya olan inançtır. Güney Afrika’daki bazı kabilelerde, insanları dost yapan şeyin ortak hatıralar olduğuna inanılır. Bugün devrimcilerin ve ezilenlerin birliğini güçlendiren harçlardan biri, geçmişe yani ortak hafızaya olan bağlılıktır. Yoksa geçmişi sadece tarihin parçası olarak görmek, bugünkü varlığımızı da anlamsızlaştırır.

Sacayağının üçüncü yanı, aynı ütopyaya duyulan hasrettir. Güzel bir geleceğe olan inanç, basit biçimde, sadece bir politik programın benimsenmesi değildir. Ütopya bir yanıyla erişilemeyecek olan şeydir. Sonsuz aşk gibi. Gidilen yolun güzelliği, o yolun nasıl bir yere vardığının hayal edilmesindedir.

Latin Amerika’da efendiler bu dünyaya sahip çıktılar, kölelere ise sadece öbür dünyayı verdiler. Ama işin bu yanı, “kölenin rüyası” adlı hikâyede hicvedilir. Bu hikâyeyi, Peru’nun genç yazarlarından Santiago Roncagliolo, “Kızıl Nisan” adlı romanında hatırlatır. Bu yıl İngiltere’de, Orhan Pamuk gibi Nobelli adayları da geçerek en iyi yabancı roman ödülünü alan bu kitabın bir bölümünde, devletin savcısı ile tutuklu bir devrimcinin tartışması yer alır. Tartışma sırasında devrimci, “kölenin rüyası”nı anlatır savcıya:

Geniş topraklarda çalışan bir yerli bir gün efendisine gidip, bir rüya gördüğünü söyler. Rüyada ikisi ölmüş ve cennete gitmişler. Tanrı meleklerine emrederek, kölenin vücudunun dışkıyla kaplanmasını istemiş. Efendi ise, bal ile yıkanmış. Rüyanın bu kısmını duyan efendi memnun kalmış. Tanrı’nın adaletinin ne kadar doğru olduğunu düşünmüş. “Sonra ne oldu?” diye sormuş. Yerli kısaca karşılık vermiş: “Tanrı, birbirimizi yalamamızı emretti.”

Bu hikâyeyi anlattıktan sonra devrimci, “her şey tersine dönecek, yenilenler bir gün muzaffer olacak” der savcıya.