Beyaz Balinanın Ardında

|

Beyaz Balinanın Ardında A Beyaz Balinanın Ardında

“Bana İsmail deyin” cümlesiyle başlayan Moby Dick (Beyaz Balina) romanındaki hayata benziyor hayatlarımız. Varlığına inandığımız ama bir türlü yakalayamadığımız bir beyaz balinanın peşinde, dalgalardaki gemi gibi bata çıka yol alıyoruz.

Eskiden bizim de bir İsmail’imiz vardı, kendi denizinde yol alan.

İsmail, hayatının son gününde Hatice adlı bir arkadaşını ziyarete gitmişti. Onlarca polis, çelik yelekleri ve ağır silahlarıyla evi bastılar. Hatice’nin oğlu içerideki odada uyuyordu, polisler gidip çocuğu kaldırdılar. Çocuk dışarı götürülürken, salonda polislerin arasında annesini gördü. Annesi, “Babana haber ver” dedi. Polisler Hatice’yi hemen yere yatırdılar, kıpırdamaması için ayaklarıyla başına bastırdılar.

Ertesi gün gazete ve televizyonlar, İstanbul’un Hasanpaşa semtindeki bir evde çıkan çatışmada iki kişinin ölü ele geçirildiğini haber veriyordu, biri Hatice, biri İsmail. Avukatlar evde çatışma izine rastlamamıştı. İsmail ile Hatice çaylarını bile bitirememişlerdi.

Yargısız infaz furyası, bu cinayetten iki yıl önce başlamıştı. Polisler Tuzla’da otoyolda arabalarıyla giden dört devrimciyi öldürerek yeni dönemin işaretini vermişlerdi. Dört ölünün vücutlarındaki mermi sayısı sırasıyla, 7, 28, 49, 68 taneydi. Birkaç yıl sonra, İstanbul Siyasi Şube diye bilinen işkence merkezinde, polisler bana, o çatışmadan sağ kaçıp kurtulan tek kişi olduğumu, bu yüzden arandığımı söyleyeceklerdi. Kendileri inanmış mıydı bu yalana?

Oysa şimdi ben, saçımda ilk akları gördüğüm bugünlerde, İsmail’i özlüyorum. O eski günleri. İsmail ile sohbetlerimize katılan ve sürekli ağzı doluymuş gibi konuşan Hüseyin de sağdı. Gün ortasında kaçırılıp, gözaltında kaybedilmemişti henüz. Nail de hayattaydı.

Ertesi sabah kimin haberiyle uyanacağımızı bilmezdik. Gülay’ın bütün dünyayı avuçlarına alıp gencecik dolaştığı zamanlardı. Kumral saçlarıyla tebessüm eder, sürekli okuyacak kitap isterdi. Bir gece Cihangir’deki bir eve düzenlenen baskında sevgilisi Alper’le birlikte o da kurşuna dizildi.

Ölmeye hazırdık, ama ölülere bakmaya yüreğimiz el vermiyordu. İbrahim Yalçın’ın cenazesini morgdan almaya gittiğimizde, çıplak bedeni ve solgun benziyle sedyede yatıyordu. Başım dönmüştü ona bakınca. O kadar çok mermi vardı ki vücudunda, sayamadım. Öldürdükten sonra da hınçlarını alamamışlar, vücudunda sağlam kemik bırakmamışlardı.

O cenazeye Fuat gelememişti. Halbuki ölmesine daha bir yıl vardı. Bir gün İstanbul’daki bir kafeteryada gündüz vakti polisler tarafından yere yatırılıp ensesinden vurulacağını bilmiyordu. Olmayacak şey değildi hayatımızda. Ama onunla bir gecekonduda sohbet edip şiir okuduğumuz günlerde hayallerimiz başkaydı.

Meşum 12 Temmuz operasyonunda öldürülen on devrimcinin cenazesinde kendi kendimize mırıldandığımız bir söz vardı, kalbimiz kurusun diyorduk, unutursak kalbimiz kurusun. Siyasi Şube’de polisler bana, on kişinin öldüğü bu çatışmadan da sağ kaçtığımı, bundan dolayı da arandığımı söylediklerinde gülmüştüm. Herkesi her çatışmaya dahil etmek gibi bir huyları vardı.

Sonra bir gün ölme sırası bana geldiğinde, ama şans eseri yaralı kurtulduğumda, arkamdan haber gönderen polisler, bir dahaki sefer kurtulamayacağımı söylemişlerdi.

Hissediyorum, o “bir dahaki sefer” yaklaşıyor artık, okyanusta bata çıka beyaz balinayı arayan gemi gibi. Ölüm başka bir yüzle gösteriyor kendini.

Halife Ömer, dilenci bir kadınla anlaşmış, her gün kapısına gelmesini ve “Ölüm de var, ya Ömer!” diye bağırmasını istemiş. Uzun zaman sonra Ömer kadına, artık gelmesine gerek kalmadığını söyleyince, kadın merak edip nedenini sormuş. “Çünkü, demiş Ömer, artık saçlarıma ak düşmeye başladı, ölümü unutmam.”

Aynı kederdeyiz. O yüzden geçmiş, kendisini daha çok hatırlatır.

Moby Dick romanının sonunda, beyaz balinanın gazabıyla gemi batar, ulu Kaptan Ahab ve iyi kalpli yardımcısı Bay Starbuck dahil herkes ölür. Sadece bir kişi sağ kalır, İsmail. Ölenlerin hikayesini anlatmak için birinin geride kalması gerekir. Yoksa neden bağışlansın ki hayat?

Nikaragualı devrimciler, “Gözlerimizi anılarımıza kapar kapamaz ölürüz” demişlerdi. Bizim yaşamamızın sebebi ne şimdi? Sevdiklerimizin adını anmaktan ve onların hatırasını taşımaktan başka ne yük var omzumuzda?