Ezenlerin belleğinin izini sürüyorum

|

Ezenlerin belleğinin izini sürüyorum A Ezenlerin belleğinin izini sürüyorum

Luk Berghe: Ezenlerin belleğinin izini sürüyorum

Güncel sanatın en gözde konularından birini kent oluşturuyorsa diğerini bellek diyebiliriz. Daha çok 90 sonrası dönüşen bir kentten bahsedilebilir. Çöküntü alanları, gökdelenlerle ve finansal Goliadlarla kuşanan, ya da alt sınıfların döküntüsünü taşıyan bir mekanın görünümü bu.Buna parodi ve kasıtlı kitscleştirmeye kapıyı açık bırakan bir mekansallaşmayı da eklemeliyiz. Türkiye'de daha çok Hafriyat grubunun duyarlılığıyla tanıdık gelen bir eğilimdi kenti ve belleği arşınlamak.Örneğin Park Otel'in devasa kütlesi, yarım kalmışlığı ve griliğini bir dönemin ruhuna banabiliyorduk, içimizi acıtsa da paslı kolonları.Fakat zaman geçtikçe kente olan sınıfsal tınılı yaklaşım, güncel sanatın soylulaştırma süreciyle içerilmesiyle dönüşüme uğrayıverdi. Artık kentin alt sınıfları ihbar eden yönünü görüyorduk tuvallerde ve videolarda ya da yerleştirmelerde kitsch ve
ucuzluğun şehvetiyle.Üst sınıfların kentle ilişkisinden daha çok, altın oraya uymadığını düşündüğümüz (!) yönü dikkatimizi çeker olmuştu büyük bir dalgacılıkla... Oysa dönüşen kentin en büyük mağdurları, sanki sorumluları olmuştu Küresel Kente soyunan mekanların. 1980 sonrası Anselm Kiefer ya da Matta Clark'ın gibi sanatçıların, duvarların söküklerinde, dökülen alçıların “Zen Boşluğu”nda izlerini sürdükleri hafızanın kalıntılarıydı mekan. Trajik bir insanlık durumunun rövanş alanları... Fakat 90 sonrasına geldiğimizde parıltısı, uymayan dalga keçilen kitsch nesneleriyle sinik bir gözlemin ve “poze” bir donmuşluğun artıklarıydı kent. Ezenlerin anısından çok ezilenlerin kalıntısıyla uğraşıyorduk açıkçası. Örneğin dün lüks bir AVM inşaatının ilkel çadırlarında kalan 11 işçi yanmış, ölmüşken...

YUKARIYA BAKMAK
Belçikalı Marksist sanatçı Luk Berghe çalışmalarında tam da Ezenlerin Belleği üzerinden bir mekan çalışması yapıyor. Mimarlık Araştırmaları Stüdyosu'nun, Pınar Öğrenci küratörlüğünde MARS galerisinde 28 Nisan tarihine kadar devam eden Ütopya Kolleksiyonu adlı sergi bu ezen belleğin izini sürüyor. Modern mimarinin iyi tasarlanmış, yalın mekanlarının bir kılıf gibi örttüğü suç unsuru nu gösteriyor Berghe bizlere. Eskiden yüzlerle hatta binlerle ifade edilen yapı ömrünün günümüzde neredeyse onlarla ifade edilmesi, post-Fordist üretim tarzı ile ilintili olabilir mi sorusunu sorduruyor suluboya müdahaleleri. Pınar Öğrenci sergi sunuş yazısında onun çalışmalarını şöyle tanımlıyor: “Performans sanatı kökenli Berghe, 2007 yılında başladığı Ütopya Koleksiyonu serisine, deneysel, disiplinli ve tutkulu bir biçimde devam etmektedir. Adeta bir performans gerçekleştirir gibi neredeyse her güne bir resim sığdıran sanatçının zihni daima meşguldür. Toplumsal çelişkiler sürekli kendini hatırlatan bir ağrı gibi imgeleminde mekik dokurken, sanatçı onların üstünü örtmez, tam tersine inatla peşlerine düşerek deşifre eder. Arşivsel malzemeyle kurduğu farkındalık ilişkisi, izleyiciyi, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında sıçrayan düşünce biçimiyle etkisi altına alır. Süratle yapılmış küçük resimlerinin karşısında kısa bir süre içerisinde, tam da bize hissettirmek istediği duyguya kapılırız: gerçek ve şiddet yüklü ancak bir o kadar da çarpıcı…İkinci Dünya Savaşı bitiminde dünyaya gelen biri olarak, savaşın yarattığı yıkıma şahit olan Berghe’nin işlerinde, savaş öncesi ve sonrasının değişen paradigmasının izlerini okumak mümkündür.”

LÜKS BİR OTELDEN ARTAKALAN
Fırtınada yana yatan “güneşli” Florida gemisi, konteynırlarla vitrinlere ulaşacak sallantılı bir süreci gösterirken, Amerikan sosyetesinin uğrak yerlerinden lüks bir otelden geriye kalanlar, verilen baloları, oynanan kumarları, iş görüşmelerinin ya da şirket birleşmelerinin geride kalmış anılarını yankılıyor. Berghe, ‘Hayalet Şehir’ serisinde, 2100 yılında sular altında kalma tehlikesi gösteren Venedik’ten, Çernobil faciasından hemen bir gün sonra hiçbir şey olmamış gibi açılan Ukrayna’daki Pripyat Eğlence Parkı’na; bir milyon kişi için inşa edilen ancak günümüzde sadece birkaç bin kişinin yaşadığı Çin’in Kambaşhi şehrinden, Türkiye’nin her yerinde inşa edilen tartışmalı TOKİ evlerine kadar geniş ve yatay bir çerçeveden büyük resme ulaşıyor. Amerikan otomotiv endüstrisinin başkenti olan Detroit’in, nüfusunun yarısından fazlasını yitirmesi sonucu terk edilen evlerin önünde, yere düşen Antik Yunan’dan devralınma üçgen alınlık, batı merkezci uygarlığın çöküşünün resmidir. 90’ların en lüks otellerinden olan Detroit’teki Lee Plaza Hotel ya da 1934’te Berlin de inşa edilen büyük Olimpiyat Kompleksi’nin terk edilmiş görüntüsü, iflas etmenin eşiğinde olan ekonomik sistemin mimari simgeleridir. 1908 tarihli modern mimariyi kuran temel metinlerinden biri Adolf Loos'un “Süs ve Suç” ile de hesaplaşıyor sanatçı. Loos'a göre israf ve aristokrasi tınılı süs (rokoko) akılcı, kolay üretilebilir, “eşitlikçi” ve işlevsel minimal yüzeyler tarafından kovulmak durumundaydı. Adolf Loos ünlü bir makalesinde zengin bir adamın, ‘kendisine mükemmel bir ev tasarlamasını’ istediği mimarla konuşmasına yer verir. Ev bittiğinde adam her şeye sahiptir ancak isteyecek başka bir şeyi kalmamıştır, daha fazla yaşamak istemez. Günümüzde yüzmilyonlarca kişinin açlık sınırının altında yaşadığı ve global ekonominin bu durum karşısındaki kayıtsızlığı düşünüldüğünde Berghe’nin resmettiği Latin Amerika'da bulunmuş insan biçimli boş yemek kabı bir kez daha anlam kazanıyor. Evet, gerçekten mekanda ezilenlerin izinin sürülmesi gerektiği bir zamana girdik, istiyorsanız çevrenizi dolduran dev inşaat vinçlerine bakın ve metrelerce yukardaki vinç operatörünün yalnızlığını düşünün.
 

 

M İ M A R L I K  A R A Ş T I R M A L A R I  S T Ü D Y O S U 

MARS
Firuz Ağa Mah. Bostanbaşı Caddesi  No:10 G.saray/Taksim/İstanbul