Kara

|

  Kara A   Kara

 

İndik, daha doğrusu indirildik. Alt alta, üst üste... Bir ara boğulacak gibi oldum ama bunu çok önemsemedim. Çünkü son günlerde konforlu bir hayatım olduğunu söylemem tuhaf olur. Nasılsa anamın kokusu geldi burnuma, anamı ve kardeşlerimi düşündüm. Her şey ne kadar yakın ve ne kadar uzak.

Bir baktım ki Mavi bana bakıyor. Mavi kim diye soracak olursanız, esas adı elbette Mavi değil, ben bildim bileli Mavi derim, herkes de Mavi der ona. Gözleri de mavi değil namussuzun. İsimler illa tutarlı olacak diye bir kural yok, bizim çocukların en perişanının adı Servet örneğin.

Mavi aklımdan geçenleri okur gibi konuştu: “Bu partiyle geleceğini tahmin ettim. Servet de burada. Seni bekliyorduk.”

Öpüşüyoruz, koklaşıyoruz. Sanki bir an için tüm kaygılardan uzaklaşıyoruz. Her yer o kadar kalabalık ki. “Bizi buraya it gibi topladı şerefsizler” diyor Servet. Bu laf komik geliyor nedense, üçümüz de gülüyoruz.

Yazın belki en sıcak günleri. Hava kararmış ama ay tepemizde. Uzaklara baktıkça ne kadar kalabalık ve çaresiz olduğumuzu bir kez daha anlıyorum.

“Biz öğleden beri buradayız, seni beklerken her yere baktık. Burası gene iyi, gerilere doğru tam felaket. Herkes birbirini yiyor.”

“Burası neden daha rahat?”

“Çünkü yeni gelenler güçlü. Güçlü olanlardan korkuyorlar. Ama gücün de bir sınır var, burada su yok. Ben şimdiden yoruldum” diyor Servet. “Burada durdukça güçten yiteceğiz. Seni bekliyorduk ama eğer gelmezsen sabaha doğru mecburen kaçacaktık.”

Gürültüler, feryatlar, çığlıklar arasında duyduklarımdan emin olamıyorum: “Nasıl yani? Nereye kaçacağız?”

“Denize,” diyor Mavi. “Geldiğimiz yere döneceğiz, yüzerek.”

“Yüzmek mi?” diyorum. “Buraya çatanalarla gelmemiz saatler sürdü. Üstelik yelkenler rüzgar aldığı halde.”

“Bak,” diyor Mavi. “Ya burada kalıp kesin olarak öleceğiz ya da yüzüp kurtulmayı deneyeceğiz. Başka çare yok.”

Arkamı dönüp geldiğimiz yere bakıyorum. Karşı kıyılar çok uzakta. Yüzmek ölmek demek. Bir an aklıma anamdan duyduğum hikayeler geliyor. “Arkadaşlar, telaş etmeyelim,” diyorum inandırıcı olmayan bir tonlamayla.... “Orada bizi seven bir çok güzel insan var. İlla isyan ederler. Sultan Mahmut’u bile caydırdılar. Bu kadar insan buna kesin karşı çıkar ve gelip bizi kurtarırlar.”

Mavi ve Servet bana acıyarak baktılar ve hiçbir şey söylemediler. Bir süre sustuk.

“Kara,” dedi Mavi. “Biliyorum, kabul etmesi zor. Ama buradan kaçmazsak öleceğiz. Birbirimizi yiyip öleceğiz. Yarın bu saatleri görmemiz bile zor. Kimse bizi kurtarmayacak. O güzel insanlar, gazetede okuduklarına inanıyorlar, devlet ne derse ona inanıyorlar. Aslında inanmıyorlar ama inanmak işlerine geliyor. Kimse bizi umursamıyor kardeşim... Bir an önce yüzmeye başlamalıyız. Hiç düşünme, sorgulama, enerjini boşa harcama. Hadi hemen yüzelim.”

Gerideki sivri tepeye baktım. İlk önce ay ışığının yansıması sandığım karartıların tamamı korku içindeki canlara aitmiş meğer. Sesim gürdür, bağırdım: “Ben Tophane’den Kara... Biz denize açılıyoruz. Şans ve akıntı yardım ederse kurtuluruz. Siz de bize katılın. Buradan sağ çıkamayacağız, bari deneyerek ölelim.”

O can pazarında beni kim duydu bilmiyorum. Suya girdik ve yüzmeye başladık. Bize katılanların tamamı birkaç metre sonra geri döndü. Biz üçümüz yüzmeye devam ettik.

Sabah oldu. Susuzluktan ölüyorum. Ağzımın dibinde bunca su varken hem de. Servet “Hakkını helal et abim” dedi ve bıraktı kendini. Ardından ağlayamadım bile. Şimdi bir Mavi kaldı, bir de ben. Akıntı bizi doğuya doğru sürüklüyor.

Benim adım sahiden de Kara’dır dostlar. Adı gibi kapkara bir köpeğim ben. Ne komik: Kara, karaya çıkamadan ölecek galiba. Açıkçası dayanacak gücüm kalmadı. Varsın kalmasın, son ana kadar tırmalamaya devam. Mavi benden güçlü, ben pes etsem bile o başaracak umarım.

Tarih 1 Temmuz 1910, Hayırsızada’dan İstanbul’a yüzen iki sokak köpeğiyiz biz. Kurtulur muyuz bilemem, kurtulamazsak hikayemizi kimse bilmez zaten, iki sokak köpeğinin hikayesinden kime ne? Ama olur ya, bir gün bu hikayeyi duyarsan, bil ki, birimiz, en az birimiz kurtuldu.

Sen kimsin bilmiyorum. İnsan mısın, köpek misin, yoksa bir canavar mısın? Yüz yıl sonra bile okusan hikayemizi, sadece şunu bil istiyorum:

“Her sesin yankısı olduğu gibi, her kötülüğün de bir cezası vardır... Unutmayın, sakın ha unutmayın: Adına altınlar basılan Sultan Reşat bir katildir. Onun valisi, onun belediye başkanı; Talat Paşalar, Suphi Beyler ve onların emriyle bize saldıran zaptiyeler, hepsi birer katildir. Bizi öldürdükleri gibi ölsünler. Duyuyor musunuz beni? İt gibi ölsün bu hainler. Ülkeleri batsın, devletleri yok olsun... Ve sessiz kalan, yalanlara inanıyormuş gibi yapan, işine geldiği için susan sahtekar İstanbul; tam ortandan yarıl, açtığın çukurun içine gömül.... İstanbul’a ahım olsun. İstanbullulara lanetim olsun...

Ben Kara. Hayırsızada’da ölüme terkedilen seksen bin köpekten biriyim. Bugüne dek kimseye zararım olmadı, kimseye ah etmedim. Şimdi denizin ortasında çırpınan bir noktayım. Belki bir hiçim, belki her şeyim. Soranlara selam olsun.”