Sözleşme

|

Sözleşme A Sözleşme

Türk İslam sentezci okul müdürü kürsüye çıkmış kükrüyor. Okulun ilk günü, birbirini tanımayan yüzlerce öğrenci okul bahçesinde toplanmış bu vaazı dinliyor.

Derken bir öğrenci, arkada bağladığı ellerinden biriyle ayıp bir hareket yapıyor. Bir gülüş kopuyor. Hareket bir anda virüs gibi yayılıyor ve doğal olarak gülüşmeler de yayılıyor, öyle ki nihayet müdür de durumu fark ediyor: “Daha ilk günden kendinizi belli ettiniz, aile terbiyesi almamış reziller, bu vatan, bu millet...” Müdür anırıyor, o anırdıkça biz daha fazla gülüyoruz. Nihayet o ve çevresindekiler öfkeden, biz gülmekten topluca kıpkırmızı oluyoruz.

Dostum Çetin Balanuye, Gezi’yi Spinoza ışığında açıklayan bir makale yazdı. Spinoza’ya göre bir ülke yönetmekle, çilingirlik veya şarkıcılık işini yapmak arasında temel bir benzerlik var. Her durumda, bir kişi (veya bir grup) kendi yapabileceği bir işi, bir başka kişiye sözleşme karşılığında teslim ediyor.

Bir çilingirin açabileceği kilidi, herkes açabilir. Bunun için yapılaması gereken çilingirin aldığı eğitimi almak ve çilingirin sahip olduğu aletleri edinmektir. Şüphesiz ki tüm bu zahmetlere girmektense, makul bir ücret karşılığında çilingirden hizmet satın almak çok daha akılcıdır. Benzer biçimde, bir şarkıcının konserine gitmektense şarkıları kendi kendimize söylememiz de mümkündür. Ancak pek az insan, yetenekli bir şarkıcının dokunaklı sesine ve yorum gücüne sahiptir ve şarkıcının bilet parasını ödeyip konsere gitmek daha keyifli bir yol gibi görünmektedir.

Çilingire telefon eder, şarkıcının konserine bilet alırken aslında bu kişilerle bir sözleşme yapmış oluruz. Peki ya sözleşmeye uyulmazsa ne olur? Çilingir ücreti alıp kapıyı açmaz veya daha beteri, biz tatildeyken evimize gizlice girer ve hırsızlık yaparsa ya da şarkıcı bilet parasını alır ama keyfi biçimde konseri iptal ederse?

Spinoza’ya göre bu tip durumlarda sözleşme geçerliliğini yitirir. Ülke yönetmek de halkla yapılan bir sözleşmedir. Ülkeyi yöneten kişi o makamın sahibi değil, sözleşmeyi uyduğu sürece hizmet vermeye devam edecek ‘görevli’sidir. İdeal bir yönetici, halkın mümkün olduğu kadar çok kısmını sözleşmeye dahil etmek için çalışır. O halka hizmet ettikçe, halk da onun sözleşmesini yineleyecektir.

Öte yandan iktidar kötü varlıkların yaşadığı bir bataklık gibidir ve her türlü hastalık bu bataklıkta türer. Bulunduğu yere bir sözleşmeyle geldiğini unutan liderler, oturdukları tahtı sahiplenmeye başlarlar. Halktan toplanan vergiler, sözleşmeyi daha fazla kesime yayacak hizmetlere değil, halkı sindirecek polisiye tedbirlere akıtılmaya başladıkça sözleşmeler hızla feshedilmeye ve lider kendini iktidara çıkaran gücü hızla kaybetmeye başlar. Akılsız bir lider çevresini aptallar ve sinsilerle doldurur. Aptallar ve sinsiler liderin bir fasit daireye girmesi için sürekli gaz verirler.

Sözleşmeye uymayan lider, liderlik hakkını kaybeder. Bu hakkı kaybeden bir lider bulunduğu koltuğu gasp ediyor konumuna gelir ve her ne pahasına olursa olsun, halk sözleşme gereklerini yerine getirir.

Spinoza yüzlerce yıl önce tiranlık heveslilerine uyarıda bulundu. Kitap okumaz, halkı okumaz, sokağı okumazsak, geriye sadece bildiğimizi okumak kalır. Bildiğini okuyan iktidarlar da bunun bedelini öderler.

Sözleşme illa yazılı olmak zorunda değildir, sözcüğün kendisi bile bunun “söz”le olduğunu gösterir. Bazı durumlarda söze bile gerek yoktur. İnsanlar bir anda kenetlenir, basınç tüm molekülleri aynı anda değiştirir, suyun ısısını sadece gözle ölçmeye kalkarsanız, nasıl bir anda kaynayıverdiğini anlayamazsınız. Tıpkı okul müdürüne karşı sözsüz bir anlaşmayla birleşmemiz gibi.

AKP, 2011 temmuzuna kadar toplumun büyükçe bir kesimiyle bir sözleşme yapmıştı. Bu sözleşmeyi bir cümleyle şöyle özetleyebiliriz: “Beni seçerseniz istikrar bozulmaz.” Bir tek sözcüğe indirgersek “istikrar” dememiz yeterlidir.

AKP seçmenin yarısı, iktidardan doğrudan nemalanan “siyasi seçmen”di, diğer yarısı ise esas kıymetli olan (CHP veya MHP’nin hiçbirine sahip olamadığı) “siyasetsiz seçmen”... Ben bu pragmatik kitleye Selim Türkhan diye bir takma ad vermiştim ve AKP’nin bu kitleyi elde etmekteki becerilerini analiz eden bir kitap yazmıştım. İki yıl önce bu konuda verdiğim demeçleri manşetlerine taşıyan yandaş medya, şimdi sözlerimi pek beğenmiyor. Oysa dün de, bugün de nesnel analizler yapmaya çalışıyordum.

AKP’ye oy veren ama AKP’li olmayan seçmen artık şöyle düşünüyor: “Gezi’de bütünüyle anlamsız ve haksız bir inatlaşmanın sonucunda, sırf kendini kurtarmak için ülkeyi iç savaşa kışkırtmayı bile göze alacak bir insanla ‘istikrar’ sağlanabilir mi? Camide içki içilse bile bir lidere bunu kürsüden söylemek yakışır mı? Bu sözlerin toplumda yaratacağı tahribatlar düşünülmez mi? Bu adama bir kez daha oy verirsem, önümüzdeki seçimlerde kim bilir neler olur? Böyle bir kafayla dört yıl daha sözleşme yapılır mı? Eğer sokaklarda devlet şiddeti kol gezer ve barışçı evlatlarımız şiddetle bastırılırsa, sonumuz ne olur? Kanın aktığı bir yerde istikrar olabilir mi?”

Bu soru kafalara girdi artık. Geri dönüşü de yoktur, tıpkı tüpten çıkan diş macunu gibi... 2011’den beri uluslararası politikadan, eğitime kadar pek çok konuda toplumsal sözleşmeleri açıkça ihlal eden iktidar barajda ilk kez görünür bir çatlak yarattı. Su buradan hızla akacak ve AKP’nin oyu aynı hızla düşecek. Çünkü hiçbir medya gücü yoktur ki sokakta sorulan sorulara karşı direnebilsin.

AKP’nin saray efradı bana lise müdürün yanındaki öfkeli müdür muavinlerini anımsatıyor. Sorunun ne olduğunu bilseler dahi varlıklarını borçlu oldukları müdüre bunu söyleyecek cesaret ve istekleri yok. Barajdaki çatlak büyüdükçe hepsinin birer birer akıntıya kapılıp gideceğini görmeye başladık ve daha da göreceğiz.

Altın kürsüsünden küfürler saçan varlık ne zırvalarsa zırvalasın, gizlediğimiz ellerimizde bir hareket çoktan başladı.