Birinci Homeros Şiir Ödülleri

|

Birinci Homeros Şiir Ödülleri A Birinci Homeros Şiir Ödülleri

 “Merhaba arkadaşlar. Bugün burada bir ödül töreni için bulunuyoruz. Az sonra bu yıl ilk kez düzenlenen Homeros Şiir Ödülleri’ni kazanan altı kardeşimize ödül vereceğiz. Ama kürsüyü boş bulmuşken birkaç laf etsem beni ayıplar mısınız? (gülüşmeler)

Aranızda on üç yaşında olan var mı? Bakayım... Sekiz, dokuz... Dokuzunuz on üç yaşında ha? Arkadaşlar bu on üç yaşındaki kardeşlerinize iyi bakın, onlar milenyum çocukları, onlar 2000 doğumlu olanlar... Bugün 14 temmuz 2013, Pazar. Taksim Divan Otelindeyiz ve ne mutlu ki bana, on üç yaşında dinleyicilerim var. Bir başbakan bundan başka ne ister?

Hadi sizinle biraz siyaset konuşayım, daha doğrusu dertleşeyim, sohbet edelim. Biliyorsunuz uzun zamandır prompter’dan konuşma yapmıyorum. Belki biraz tekliyorum, biraz saçmalıyorum ama prompter’ı bıraktığım iyi oldu. Ne dersiniz? (onay sesleri, ıslıklar) Anladım ki bu prompter sigaradan beter bir illetmiş, alışınca bırakmak çok zormuş. Ama sizlerin sayesinde artık hiçbir kötü alışkanlığım kalmadı, içki sigara zaten yok, bir de prompter’ı bıraktım tam oldum. (gülüşmeler)

AK Parti olarak, tam iki sene önce, 12 Haziran 2011’de yapılan seçimde üçüncü kez tek başımıza iktidar olduk. Bu da yetmedi, üçüncü kez oyumuzu artırdık ve yüzde elliye varan bir oy aldık. Ne büyük bir gurur, ne büyük bir sorumluluk... Kendi kendime “Şimdi ne olacak?” dedim. “Üç kez oy artırdık, bu dönem daha ne yapmalıyım ki oyumuz yükselsin?”

Sonrasını biliyorsunuz, önce prompter’ı bıraktım, sonra balkonu yıktırdım. Kararımı vermiştim, bundan sonraki seçimde yüzde seksen oy alsam bile balkon konuşması yapmayacaktım. Çünkü balkon konuşmaları krallara ve krallık heveslilerine yakışır. Balkon konuşmasını alkışlayan halkta birey bilinci gelişmemiştir, kendini liderin saçının teli olmakla ifade eder. Ne ben böyle bir lider olmak istiyordum, ne de halkımın kendini küçük düşürmesini istiyordum. Artık bambaşka bir insan olacaktım.

Adalette, eğitimde ve sağlıkta büyük atılımlar yaptım. Bunu yaparken de “besmele”yi örnek aldım. Beş vakit namaz kılan bir Müslüman günde en az yüz on dokuz kez besmele çeker. Besmele ne demektir? “Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla” demektir. Yani bir insan esirgedikçe ve affettikçe Allah’a yaklaşır. Bakmayın Necip Fazıl gibi ihale takipçisi, kin tüccarlarına; dünyada kinden ağır yük yoktur. Esas erdem, koruyucu ve bağışlayıcı olabilmektir.

Bu nedenle bir zamanlar çok sevdiğim bir düşünce olsa da “kindar nesil” yetiştirme hayalinden vazgeçtik. Hatta herhangi bir nesil yetiştirme fikrinden de komple vazgeçtik. Çünkü bunlar faşizmin, totalitarizmin hastalıklı düşünceleridir. Devletin yapması gereken, gençlere kendi düşünsel iklimlerini ve mutluluk arayışlarını keşfedecekleri özgürlükçü bir eğitim sunmaktır.

2011’de hapiste birçok gazeteci, Kürt eylemci, düşünür vardı. Genel af ile hepsinin çıkmasına ön ayak oldum. (bir an durur) Böyle birinci tekil şahıs, “ben, ben, ben” diye konuşuyorum, lütfen affedin kardeşlerim. Eski alışkanlık. Her şeyi beraberce yaptık elbette. (alkışlar)

Bizden önce Ecevit döneminde bir af çıkarılmıştı, o afta, devlet kendine karşı işlenen düşünce suçlarını affetmemiş ama millete karşı işlenen adli suçları affetmişti. Biz tam tersini yaptık. Madem büyük devletiz, madem kimseden korkumuz yok, idealist aydınlardan, gözüpek gençlerden mi korkacağız? Hepsi salıverildi. Af haberini ilk önce ben, bizzat Silivri’ye giderek, oradaki mahpuslara duyurdum. Kimileri zannetti ki, darbe olacak, ülke karışacak. İki yıl geçti, ne oldu? Aksine her şey daha sağlıklı hale geldi. Gazetelerde dileyen dilediğini söylüyor. Gazete bu, esas söylemeseler, yalakalık yapsalar şüphe duyarım. Onlar eleştirecek ki, biz iktidar sarhoşluğuna girmeyeceğiz. İşte binlerce aydın dışarıda, üzerimizde hiçbirinin vebali yok. Serbestçe eleştirsinler beni, onlar eleştirdikçe daha iyi hissediyorum.

Kardeşlerim, iki yıldır bambaşka bir Recep Tayyip Erdoğan olarak görevimi sürdürüyorum. Komşumuz Suriye ile aramızı bozmak için Suudi Arabistan ve İsrail az baskı yapmadı. Hem onlara, hem Esad’a karşı durduk. Tatlı sert biçimde ekonomik yaptırımlarda bulunduk ve işte Esad özgür bir seçimle yüzde kırk oy aldı ve kıl payı da olsa seçimi kazandı. O baskıcı Suriye’de şimdi demokrasi rüzgarları esiyor, ne mutlu. Aramızdaki sınır tamamen temizleniyor. Yakında tıpkı Almanya’dan Hollanda’ya geçerken olduğu gibi, cep telefonlarımıza gelen bir mesajla anlayacağız bir ülkeden bir ülkeye geçtiğimizi. Suriye, ardından Irak, Lübnan, Filistin, İsrail, belki Ürdün, demokrasiye geçerse İran... Siz milenyum gençleri benim yaşıma geldiğinizde Orta Doğu, Kafkasya ve Balkanlar’da Avrupa Birliği gibi koca bir birlik olacak inşallah. Laik, demokratik, bolluk ve bereket birliği. Adını unuttuğum tanınmamış biri vardı, gözlüklü göbekli biri, yok Doğan Tılıç değil, daha genç ve yakışıklı olan, neydi, hah, onun söylediği bir şey var ya: Orta Dünya Birliği... İşte öyle bir şey, ne güzel.

Kürtlerle barış sürecini bütün samimiyetimizle yürütüyoruz. Madem bu kadar çok oy aldık o halde görevim boynumu bükmek ve tüm tevazuumla muhalefet partilerine gidip, hem liderleri, hem de o partilerdeki kıymetli seçmen kardeşlerimizi ikna etmek. CHP toplantılarına gittim, MHP ile mitinglere katıldım. Yuhalayanlar oldu, domates atanlar oldu ama barış kolay iş değil, ancak samimiyetle ve kararlılıkla gelir. Havaleyle nevaleyle de olmaz bu işler; can yoldaşım eşimle birlikte evlatları ölen tüm anaların ellerini bizzat tuttuk, beraber ağladık, beraber konuştuk, beraber sustuk... Biliyorum ki, analara rağmen, sosyalistlere rağmen, CHP’ye ve MHP’ye rağmen barış olmaz. Zincir en zayıf yerinden kopar, o nedenle tüm halkalara, özellikle zayıf halkalara esas önem vermek gerekir. 2011’den beri bu konuda samimi tavır gösteriyorum, önceleri yadırgandım ama şimdi genel bir mutabakat içine girdik. Bu topraklarda savaş olmaması, herkesin onurlu yaşaması, hepimizin sorunu. Ya hep beraber, ya hiç birimiz.

İki yıldır biraz çocuk gibi oldum farkındasınızdır. Eski videolarıma bakıyorum ve o kibirli sözlerimden ötürü utanç duyuyorum. Yüzümde sürekli kendinden emin bir sırıtışla konuşuyormuşum, vallahi çok sabırlıymışsınız. Ben bile tahammül edemiyorum o ifadelerime... Bireysel mal varlığımla ilgili hiçbir şüphe olmasın diye kendimin ve tüm yakınlarımın mal varlıklarını yetim çocuk derneklerine bağışladık. Yetimler mühimdir çünkü. Evlatlarıma ismimden başka mirasım kalmasın istiyorum ve belki bu bile kibirli bir istektir. İsmimin bir değeri varsa, o değer bende değil, sizlerin gönlündedir zaten. Allah şaşırtmasın, Allah kimsenin ismini zalimler defterine yazmasın. Allah kimsenin çocuğuna ‘Keşke yetim olsaydım’ dedirtmesin.

Kardeşlerim, biliyorsunuz ben inançlı bir Müslümanım. İstiyorum ki, insanlar zorlamadan, yönlendirmeden, kendi istekleriyle katılsınlar İslam sevgisine. Bunun için yapacağım en iyi şey örnek olmak; hep sevgiden, kardeşlikten yana durmak. Bugün görüyorum ki, dinine bağlı güzeller güzeli bir gençlik kendiliğinden gelişiyor.

Sakın ha yanlış anlamayın. Ben istiyorum diye illa benim istediğim gibi olacak değil hiçbir şey. İçinizde ateistler vardır, bilinmezciler vardır, inancını farklı yoğunluklarda yaşayanlar, başka mezhep veya dinlerden olanlar vardır. Bunlar bir noktada çok da anlam içermiyor. Önemli olan hepimizin içinde, kimimizin Allah, kimimizin Hakikat dediği, o yüce adalet duygusunun olması. Bu nedenle ben inançlı bir Müslüman olduğum için bir başkasına üstünlük taslayacak değilim. Din bir yana, siyasi olarak da farklı düşünüyor olabiliriz; cinsel varlığınız, toplumun dayattığı kalıplara girmiyor olabilir. Dediğim gibi, bu farklılıklar aslında zenginlik ve kimse kimseden üstün değildir. Kimse kendini “normal” ilan edip, başkasına “anormal” diyemez. Hepimiz yıllarca bu küstahlıktan acı çekmedik mi zaten?

12 Haziran 2011’de bir and içmiştim. Beni hiç sevmeyenler başta olmak üzere herkesi dinleyecek, herkesi anlamaya çalışacaktım. “Yetmez ama evet” diyerek, kırk yıllık yoldaşlarıyla ayrışma pahasına bana destek veren arkadaşlarımı utandırmayacaktım. Bana yapışıp nemalanan ve beni şişirmekten başka işe yaramayan asalakları birer birer tasfiye edecektim. Bunları ne kadar becerebildim bilmiyorum. İnsanım ve birçok zaafım var, kusurlarım imzam olabildiyse ne mutlu bana.

Kardeşlerim, genç kardeşlerim... Ya 2011’de böyle davranmasaydım? Ya yıllar içinde gelişen iktidar kibrini daha beter hale getirseydim? Ya her sözüne “ben”ile başlayıp, “ben” ile bitiren bir tiran haline gelseydim? Ya bana dört yıllığına verilen bir senedi kötüye kullanıp, torunlarımıza ait ormanları, dereleri yok etmeyi sürdürseydim? Belediye başkanıyken söylediğim “Üçüncü köprü İstanbul’un ölüm fermanıdır” beyanlarım arşivlerdeyken, güzelim Kuzey Marmara ormanlarını katletseydim?

O zaman ne olurdu? Ne olurdu, söyleyeyim... Biterdim. Tükenirdim. Bir daha yüzde elli oyu rüyamda bile göremezdim. Ülke bir kaosa sürüklenirdi ve her türlü mikrop hasta vücudu ele geçirmeye çalışırdı. Allah yazdıysa bozsun, belki gençlerimizin canlarına kastedilir, gencecik fidanlar ezilirdi. Mal gider üzmez, can gitti mi bir daha gelmez.

Çevremde beni savunacak birkaç meczuptan başka kimse kalmazdı. Akıllı fikirli kadrolar benden ve partiden hızla uzaklaşırdı. AK Parti gemisi dördüncü yılın sonunda ortadan yarılır, yapmak istediğimiz her şey yok olurdu. Önce AK Parti’ye oy veren ama AK Partili olmayan seçmenler gider, oylar düşünce musluklar da kesileceği için, doğrudan menfaati olanlar da akıntıya kapılırdı... “Sen de mi Arınç? Sen de mi Gül?” derken, bir bakardım ki, kanlar içinde yerde yatıyorum.

Özetle önümde böyle bir seçenek vardı ama ben bunu yapmadım. Çünkü o yol, halkı kışkırtmaya, çiçekleri soldurmaya kadar gider ki, cezası iki sandıkta da çekilir.

Yüzde elli oy alınca bunu Allah’ın bir lütfu olarak görüp, yepyeni bir anlayış için çalıştım. Ülkemiz dünyaya model olsun, bölgemizdeki bütün halklar huzur içinde yaşasın diye çabaladım. Kendi egomun yaratacağı bir felaket oyununu, cihadımı kendime karşı yaparak (ki bilen bilir, cihad budur zaten) bozdum.

Bugün, görüyorsunuz, oyumuz yüzde altmışlara dayandı. Ne mutlu bize... Böyle gidersek, Allah’ın izniyle halkımız bize yine senet verir.

Size sevindirici bir haberim var: İçinde bulunduğumuz bu Divan Otel yakında yıkılacak. Çünkü bu bina, birazdan hep birlikte gidip çayırlarında oturacağımız güzelim Gezi Parkı’ndan çalınmış bir arazinin üzerinde yapılmıştır. Koç Ailesi hiç kusura bakmasın, biz halkımızın parkını zenginlere yedirmeyiz. Rahmetli İnönü zamanında yapılan bu güzelim park, daha sonraki işgüzar iktidarlar tarafından zenginlere peşkeş çekildi. Bu binayı, ilerideki Ceylan Oteli’ni, Hyatt Oteli’ni, arkadaki Mehmet Ağar’ın apartmanlarını bir ay içinde yıkıyoruz. Gezi Parkı’nı eskisi gibi, Maçka’ya dek uzatıyoruz. Kentin tam ortasındaki bu bir avuç yeşil alanı, yoksul halkımızın yararına eski haline getiriyoruz. “Delikanlılık nedir?” diye soran olursa, bir yanıt verirsiniz herhalde. (gülüşmeler ve alkışlar)

Güzel genç kardeşlerim. Sözü çok uzattım değil mi? Dediler ki şiir ödülümüzün adını Homeros koyalım. Ben de dedim ki: “Yahu Yunus yok mu; Mevlana, Nazım yok mu bu topraklarda?”... Dediler ki: “Onlara sorduk, Homeros’un gocuğundan çıktıklarını söylediler”... Biz de etkinliğimize Anadolu’nun en büyük şairinin adını koyduk.

Ödüllerini almaları için genç şair arkadaşlarımı kürsüye çağırıyorum: Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Mustafa Sarı, Ethem Sarısülük, Medeni Yıldırım, Ali İsmail Korkmaz... Hepiniz kürsüye gelin lütfen. Aslanlarım benim. Ne güzel, ışıl ışıl gençlersiniz. Allah hepinize uzun ömürler versin. Şiir gibi bir hayatınız olsun. Uzun ve dopdolu bir şiir gibi, İlyada gibi, Odysseia gibi... Hepinizi yanaklarından öpüyorum. Kürsü sizin ve hep sizin olacak. Teşekkür ederim.”