10 bin açlık yoldaşı

|

10 bin açlık yoldaşı A 10 bin açlık yoldaşı

Her siyasi açlık grevi bu ülkenin hak ve özgürlükler mücadelesinin gerçek tarihini anlatır bize.
Onlar, bu kadar hiçliğin ve hissizliğin meşrulaştırıldığı dünyada,  uğruna mücadele edilecek insani değerlerin olduğunu yüzümüze çarparak, dondurulmuş vicdanları bir nebze de olsa eritirler kendi bedenlerinde.
Açlığa yatarak hak talep etmek ve hakların bedelini, bedenlerini ortaya koyarak ödemek, geleceğe bırakılan bir umutlu bir mirastır aslında.
Ne kadar karşısında durursanız durun, sessiz kalamayacağınız bir direniş biçimidir açlık grevi. Onaylamamanızın ötesine geçer, sessizliğinizle çatışmanıza ve sorgulamanıza neden olur.
“Ölsünler” diyebilenler bile bir süre sonra sessizleşerek bir kenara çekilirler.
Hatırlarsanız;
Bir zamanlar “gizli, gizli yiyorlar” diyerek mecliste tepinenler, ölüm haberleri akmaya başlayınca alınlarında biriken yalan terlerini nasıl sileceklerini, gözlerini nereye kaçıracaklarını, ellerini nerelerine koyabileceklerini bilemez hale gelmişlerdi.
Yıllardır sakladığım mektup kutusundan “görülmüştür” damgalı zarfları açıyorum yeniden.
Ölüm Oruçcularının cezaevinden cezaevine yolladıkları yoldaş mektupları bunlar. Birçoğu bugün aramızda yok.  Son anlarına dair duygularını kâğıtlara dökerek paylaşılmış içsel dökümler hepsi. Ölüm saatinin tik-takları arasında yazılmış an’a dair duygular akıyor mektuplara.


“Evet, gözlerim ağrıyor ama ağrısından acılara bürünüp asla yatağımda kıvranmıyorum. Çünkü gözlerim bana her gün, an be an sabırsızlıkla beklediğim sıranın müjdesini veriyor. Bu yüzden umutluyum ve gururluyum. Bu mutluluğu yaşarken yanımda, yanı başımda olmanızı ne kadar çok isterdim. Beni son yolculuğuma ellerimden tutarak, alnımdan öperek uğurlamanızı ne kadar çok istiyorum bir bilseniz. Ama yanımda olmasanız da, bunları düşünerek yaşamanın mutluluğuyla beni bekleyen yoldaşlarımı asla bekletmeyeceğim…” (2001)
Çok zaman geçmeden tıpkı diğer açlığa yatan yoldaşları gibi o da Ölüm Orucunda gözlerini yummuştu… Mektubu gönderdiği arkadaşı da öyle… Dışarıda ise ağır bir sessizliğin hükmü vardı. Her ölüm gazete sayfalarına küçük kenar notu olarak ekleniyordu.


Ölüme yatanların mektuplarını okumak zordur. Gülten Kışanak’ın Meclisdeki grup konuşmasında, cezaevinden gelen mektup için  “bu mektubu okuyamayacağım, yazan arkadaş beni bağışlasın” diyerek gözyaşlarına hâkim olamayışı boşuna değil.
Yüzlerce siyasi mahkûm cezaevlerinde bedenlerini açlığa ve ölüme yatırarak aramızdan ayrıldılar. Yüzlercesi ise sakat kaldı.
Yapılan operasyonlarla cezaevlerinde katledilen mahkûmların görüntüsü ise hala hafızamızda.
En vahşi,
En kanlı,
En acımasız görüntüleri toplumun gözüne sokarak, insanın başına neler gelebileceğine dair bir korkuyu sızdırıyorlardı. Buca, Ulucanlar, Ümraniye, Diyarbakır, Sağmalcılar cezaevlerinde gerçekleştirilen katliamlar son 20 yılda yaşanan devlet zulmünü tarif eder. Operasyon sonrasında katledilen siyasi mahkûmların görüntüsünü insan olan hiç kimse hazmedemez.
Bugün tekrar en ağır sonuçlarıyla karşı karşıya kalacağımız bir süreç yaşanıyor cezaevlerinde. Yüzlerce tutsak açlık grevinde ve ölüm sınırına doğru yaklaşıyorlar.
Hiçbir şey yokmuş, olmuyormuş gibi yapabilen kalemler “terör yandaşları”, “terör propagandası” salvoları ile karşılıyorlar olup biteni. Tıpkı dün olduğu gibi…  Direnmeyi “günah” kalıbı içine sokarak vicdanlarını fetva ile yönetenler elbette ki suskunluklarından kendilerine sevap yazabilirler, lakin gerçek hiçbir bahaneye yer bırakmayacak kadar çıplak ilerliyor.


Bine yakın tutsağın bedenlerini açlığa yatırarak göze aldıkları şey hayatları ve bu hayatlar kendilerinden öncekilerin mirasını, kendilerinden sonrakilere taşıyor.
Hak ve özgürlükler mücadelesinin tepeden alınıp, verilen bir mal olmadığını, mücadele edilmeden verilmiş her hakkın değerinin anlaşılmayacağına dair bir demokrasi bilinci ile hareket ediyor.
“ideolojik eylemler” diyerek burun kıvıranlar, kendi tutumlarının da bir ideolojik yaklaşım olduğunu anlayamayacak kadar sığlar. Bu sığlığı “insani” diye yutturmaya kalmak ise “takla at görelim” tarzı bir yaklaşımın yansımasıdır. Küçümseyici, aşağılayıcı ve üstencidir.
Binlerce insanın, Ana dilde eğitim ve Abdullah Öcalan’a uygulanan ağır tecridin kaldırılmasına yönelik başlattığı açlık grevi yüzlerce yıllık inkâr ve zulüm siyasetine karşı geliştirilmiş bir mücadelenin parçası olarak bugün karşımızda. 
İster onaylayın, ister onaylamayın ama hayatlarını ortaya koyan ve bedenlerini açlığa yatırarak sesini duyurmaya çalışan bu insanlar haklılar.
Bir halk kaybedecek hiç bir şeyi olmadığını ilan ediyor. İçeride, dışarıda, bulunduğu her yerde kendini yeniden var ediyor ve çoğaltıyor.
Sessizliği bile ayrıştıran bir iktidar ve devlet anlayışı var karşımızda.
Herkes ayrıştırıldığı sessizliğe hapsediliyor.
Eğer içeridekileri anlayamazsak dışarıyı hiç anlayamayız. Eğer içerdekiler ile bir empati kuramazsak, dışarıdakilerle hiç kuramayız.
Parçalanmış muhalifler olarak hepimiz sadece kendi sesimizi duyarız.