“Yes Sahib”

|

“Yes Sahib” A “Yes Sahib”

Hikâye İngiliz konsolosluğunda başlar. Onlarca evrak ile vize bürokrasisini aşmak için toplanan belgeler, mutlak sahte anlayışıyla gözden geçirilir. Külyutmaz memurlar içeriye verdiğiniz belgeleri didik didik ederek ne kadar güvenilir olduğunuza burun ucuyla karar verirler. İçine düşürüldüğünüz durumun vahameti sizi yaralamaz. Yaralamaz, çünkü geleneksel sömürge valisi anlayışı, size lütfederek sunduğu vize karşılığında “mutlu” olmanızı sağlamıştır. Vizeyi aldığınız anda girdiğiniz ruh hali “tabi adamlar haklı bunca evrak istemekte. Ne yapsınlar giden dönmüyor kardeşim” olur. Hatta daha ileri giderek “Adamlar bıkmış bu göçmenlerden. Çekirge gibi işgal etmişler her yeri. Her türlü üçkâğıtçılık var bizimkilerde”   gibi söylemleri işitmeye başlarsınız. Güvenilirlik testinden geçmiş, iyi ve sağlam bir vatandaş olduğunuzu kanıtlamış “bekle beni Londra” modu ile yola çıkmaya hazır hale gelmişsinizdir. Kapıda Avrupalıların ve İngiliz vatandaşı olanların girdiği ve çabuk ilerleyen kuyruğa imrenerek bakıp, OTHER (öteki) olan uzun bir kuyruğa eklenirsiniz. Uzun bekleyiş sırası size geldiğinde tedirginlik ile yüzünüze yerleştirdiğiniz sevimlilik arasında gelgitlerle dolu mimiklerle pasaportunuzu uzatırsınız. Gözünü size diken bir başka ‘British Göçmen’ memurun yine iki dudağı arasına sıkışmış onayını almak ve sorunsuz geçebilmek için  “iyi huylu” olmanız gerektiğini kulağınıza küpe yapmış tecrübeli büyüklerinizin sözlerini defalarca içinizden tekrar edersiniz. Memurun hemen arkasında “öteki”lere gözünü dikerek herkese şüpheli bakışı atan Hintli Home Office memurlarının göz temasından kaçınır ve suçlu olmadığınızı kanıtlamak için rahat davranışlar sergilemenin yollarını ararsınız. Size bakan Asyalı memurlardan içten içe nefret eder ve arada beyaz İngilizlerin etrafa dağıttıkları gülümsemeleri yakalayıp daha farklı ve medeni olduklarına bir kez daha kanaat getirirsiniz. Kötü olan bir anda İngilizlerden daha İngiliz davranan göçmen memurlardır artık. Göçmen yine göçmen olan diğerinden nefret ederken, arka tarafta bu duyguyu yöneten ‘beyaz’ ise iyi ve sevimli olur. Göçmenin yine göçmen eliyle aşağılandırılmasını asla sorgulamazsınız.

Beyaz olana imrenen ve kendisini bir süre sonra beyazlaştırmaya çalışan, onunla benzeşen, taklit eden, davranışlarını, hal ve hareketlerini benimseyen oldukça geniş bir ‘‘sonradan beyaz’’ kesim vardır. “Yes Sahib” ruhuna bürünmüş ortalıkta dolanıp dururlar.

Ankara Anlaşması diye bilinen iş vizesi başvurularına Home Office’in verdiği ret cevaplarında “size inanmıyoruz, bu ülkede kalmak için sahte belgeler düzenliyorsunuz. Gönderdiğiniz belgelerin gerçek olduğunu nereden bilelim?” gibi aşağılamaları görmek artık kimseyi şaşırtmıyor. Hatta Türkiye’den eşini ve çocuğunu yanına almak için İngiliz konsolosluğuna başvuru yapmış bir Türk’e “ çocuğun senin olduğunu nereden bilelim” diyerek nüfus cüzdanı ve doğum belgesinin sahte olduğunu iddia eden  bir dil ve aşağılamaya karşı, çocuğunun kendisine ait olduğunu DNA testi ile kanıtlamayı doğal kabul eden göçmen psikolojisi “Yes Sahib” durumuna en iyi örnektir.

Her yıl İngilizlerin kasasına giren milyonlarca sterlin  “başvuru” ekonomisinin bir kazanç olarak oluk oluk akması bir yana, yasal vizesi olan ve evlenmek isteyen çiftlerin evlenip evlenemeyeceğine “senin evlenmene izin veriyorum, ya da vermiyorum” belgesi lütfeden saçmalığı bir dönem uygulayarak şahane bir Avrupa demokrasisi örneği sergilemişlikleri vardır.  Siz ise “biz gerçek evlilik yapıyoruz” kanıtları ve yine ispatı ile uğraşıp durursunuz. Özel ve iki kişi arasındaki ilişkiyi kanıtlamak için bol bol öpüşmeli koklaşmalı resim çektirip “bakın bir sevgiliyiz, çiftiz” diye başvuru dosyasına ekleyen insanların içine düşürüldüğü durum da ayrı bir “ Yes Sahib” psikolojisidir. Korkunç olan, “ya ağabey herkes sahte evlilik yapmış ne yapsın adamlar” şeklinde dönen acıklı muhabbettir.

Şimdi siz istediğiniz kadar isminizin başına T.C yazarak gururlanın. Sizin vatandaşlığınızın İngiliz konsolosluğunda, pasaport sırasında bir değeri yoktur. Kendi ülkesinde değersizleştirilmiş vatandaş, bir başka Avrupa ülkesinde aynı değersizliği gördüğünde bunu “normal” kabul ederek yaşamaya devam etmekte ve sürekli kendisini otoriteye kanıtlamak ve ispat etmek için çırpınırken sistemi değil kendisi gibi olanı suçlamayı yeğlemektedir. 

Türkiye’de “buyurun efendim”, Türkiye’den çıkınca “yes sahib” halini alan bu hikâyede tek gerçek elimize baş harflerden oluşan ve hayatta karşılığı olmayan bir “gurur” duygusu ile kendimizi kandırmaktan ibarettir.

Kime karşı?

Yine kendimiz gibi olan, aynı kuyrukta bekleyen Kürt’e karşı…