Filmin milliyeti üzerine: Meslek birliklerine açık mektup…

|

Filmin milliyeti üzerine: Meslek birliklerine açık mektup… A Filmin milliyeti üzerine: Meslek birliklerine açık mektup…

Türkiye’de ne yazık ki sanat filmleri yeterince iş yapmıyor, filmleri yapmak için gerçek anlamda bütçeler yok, sanat filmleri yeterince pazarlanamıyor, uluslararası gelirleri de düşük, televizyon gelirleri minimal düzeyde. DVD’lerin çoğu korsanda satılıyor, bakanlığın verdiği bütçeler filmlerin gerçek bütçeleri içinde en büyük kalemlerden birisi, pek çok yönetmen aslında ciddi bir risk alarak filme başlıyor. Öyle ki kimi filmler ödül alacaklarına inanılmazsa baştan zarar etme riskiyle işe başlıyorlar, üstelik pek çok filmde çalışanlara çok küçük ödemeler yapılıyor, oyunculara para verilmiyor, mekânlar için de harcama yapılmıyor şu bu.


Tam da bu nedenle festivaller bizim filmlerimiz için çok kritik hale geliyor, hem yabancı ülkeler için bir basamak oluyor, hem de maddi katkıları nedeniyle. Antalya Film Festivali için açıkça söyleniyor zaten, yıllardır ödül alan filmler çok az iş yapıyor, Adana’da da durum çok değişmiyor, çünkü Türkiye’de geçmişe göre Festivallerin seyirci üzerinde olumlu etkisi çok sınırlı, işte asıl korkunç çelişki burada:
1) Festivallerin ödüllerini iki ana gruba ayırabiliriz, birincisi manevi ödül ve yanında büyük tanıtım imkânları. Avrupa’da örneğin Cannes, Berlin Festivallerine katıldığınızda, ödül alırsınız ve size hiç para vermezler, hatta ekibiniz bile sınırlı katılabilir, harcamalarınızı da çok sınırlı karşılarlar. Örneğin Bal filmi Berlin’de en iyi film ödülü aldı, ama başroldeki küçük kardeşimiz ödül verildiği sırada salonda yoktu, çünkü iki günlük harcamaları karşılanmıştı, sonra da Türkiye’ye dönmüştü.


2) İkinci olarak, bir festivalin manevi getirisi azsa, o zaman maddi özendiricileri kullanıyorlar, işte bizim festivallerin durumu. Seyirci üzerinde çok az etkisi var, filmler üzerinde ciddi tartışmalar çıkmıyor, hatta sektörde çok deneyimli insanlar alınan ödüllerin seyirci üzerinde müspet değil menfi etkisi olduğunu iddia ediyorlar. Bu nedenle festivallerin çok ciddi para ödülleri oluyor. Örneğin somut olarak Güzelliğin On Para Etmez’in bütçesi tam olarak 246 bin Euro. Antalya’dan aldığı ödüllerin maddi karşılığı da yaklaşık bu kadar. Bunlar işin ekonomi politiğinde unutulmaması gereken yönleri.
3) Güzelliğin On Para Etmez filmi ulusal yarışmamıza katılabilir mi yoksa Türkiye filmi sayılamaz mı? Bunu maddeler halinde inceleyelim.
1) Hüseyin Tabak, Maraşlı Kürt Alevi bir ailenin oğlu, Hamburg’da yaşıyor, başarılı bir öğrenci. Türkçe biliyor, yazabiliyor ve okuyabiliyor, Almanya’da doğmuş, çifte pasaportlu.
2) Almanya’da Sinema bölümlerine çok az öğrenci alınıyor, başvuru da çok, kazanamıyor. Sinema okumaya babasının aldığı kamera ile hayatından çeşitli kesitleri çekerek başlıyor. Yıllar sonra, bunları 7 dakikalık bir filme dönüştürüyor, insanların duygu seliyle seyretmesi sonrasında, üniversitede sinema okumaya karar veriyor. Bir yandan sektörde çok çeşitli işlerde çalışıyor, öte yandan ise Viyana Üniversitesine başvuruyor, kazanıyor.
3) Güzelliğin On Para Etmez burada okurken, 3. Sınıf baraj dersi olarak yapılması gereken bir ödev olarak başlıyor. Tam burada Türkiye’deki sinema/TV bölümlerine duyurulur, biz de muadillerini yetiştirirsek seviniriz çünkü. Filmin 40 dakikayı geçmemesi gerekiyor.
4) Tabak memleketi Maraş’ta bir klip çekiyor, başrolde 12 yaşındaki bir çocuğu oynatıyor, çocuğun annesi Almanya’da, oraya gitmek istiyor, çeşitli sorunlar nedeniyle olmuyor, Hamburg’a dönen Hüseyin o çocuğun Almanya’ya gelmesiyle her şeyin çözülmeyeceğini, sonrasında dil/kültür… sorunlarının çıkacağını düşünüyor ve bunu anlatmaya karar veriyor, yani projenin doğum yeri Maraş.
5) Senaryoyu üç günde yazıyor, daha sonra üzerinde çalışıyor, kültürel olarak Avusturya’daki Anadolu’da göçen aileler üzerine çalışıyor, o insanların iç dünyalarına giriyor, aynı zamanda diyaloglarından hayatlarına kadar tanıklık ediyor ve senaryo sürekli bunlara göre şekilleniyor.
6)Filmin dili Türkçe, yönetmeni, başrol oyuncusu, karakterlerin büyük bölümü Türkiye vatandaşı, Avusturya’daki Türkiyelilerin sorunları, iç dünyaları, çatışmaları üzerine kurulmuş, film yönetmeni gibi tam olarak hümanist bir söyleme, estetiğe, dile sahip.
7) Ama senaryo ve hikâye 40 dakikayı geçiyor, kimi sahneleri çıkarıyor, ama yine de sonuçta film 65 dakika oluyor, yönetmen kısaltmayı reddediyor. Profesyonel yardım alması okulun kuralları gereği yasak. Bu andan sonra ödevin dışına taşıyor film, üniversiteden profesörü filmi çok beğeniyor, maddi destek buluyor. Tam bu noktaya kadar Hüseyin’in kendi parası artı ismine ve projesine bulduğu karşılıksız maddi destek 77.000? değerinde, destekler kurumsal ve tamamen şahsa verilmiş. Filmin son yirmi dakikası ve post-prodüksiyon için yapımcı bulunuyor, DOR Film işte bu aşamada devreye giriyor, 150.000? yatırıyorlar filme. Bu paranın 17 bini çekime, geri kalanı posta gidiyor.
“(H.T.) Filmin Çek Cumhuriyetinde Avusturya adına yarışması meselesine gelince, o zaman filmin milliyetini hiç düşünmemiştim, ben yola Türkiye’den ve vatandaşlarımızdan çıkarak filmi yaptım, okulumun ödevi içindi. Biz başlangıçta uluslararası ya da ulusal film derdine de hiç düşmemiştik, hatta ben çifte vatandaşım, filme Almanya’da yazabilirdik, bunları o zaman hiç düşünmedim, milliyet düşüncesi benim kafamda yoktu ve Karlovy Vary festivaline de Avusturya filmidir ibaresini ben yazmadım.” “Gerçek şu, ben bu filmi herhangi bir şirket adına yapmadım. Filmin gerçek yapımcısı şahsımdır. Peki, Antalya’nın yönetmeliğinde ne yazıyor? Bir ortak yapımda yerli yapımcının katkısının %51’den az olduğu durumlarda filmin ulusal film olarak kabul edilmesi için aşağıdaki 22 puanlık sistemde asgari 14 puanı almak zorundadır. Benim filmim ise 15 puan alıyor.”


“Tüzükte yapımcı şirket yazmıyor ve ben de bu filmi bir şirket adına yapmadım, bu anlamda ben yapımcıyım ve şirket değilim, yani Türkiye vatandaşıyım. Bu filmi Avusturya’da bir şirket adına yapmadık, hiç kimseye maaş vermedik, zaten verseydik sigorta problemi çıkardı, herkes gönüllü sete geldi, her şey benim iznime bağlıydı ve kişisel olarak yapılıyordu.”
“Şimdi bir Türkiye vatandaşı, Japonya'ya giderse, orda Türklerle ilgili Türkçe bir film çekerse, o film Japon mu Türk mü sayılıyor? Michael Haneke “Amour” filmini Fransızca çekti, orada geçiyor, bütçenin yalnızca %10’u Avusturya’dan geliyor, ama film Avusturya adına Oscar’a gidiyor, niye? Çünkü yönetmen Avusturyalı, sahip çıkıyorlar.”
Şimdi ise işin en kritik yanına geliyoruz, filmin yapımcısı Avusturyalı mı değil mi?
1) Hayır değil, film bütün sözleşmelerinde ve yapım süreçlerinde ortak yapım olarak kabul edilecek özelliklere sahip, jeneriği de bunu gösteriyor, Hüseyin Tabak ve DOR Film ortak yapımı yazıyor, yalnızca DOR Film değil, bu hep es geçiliyor, bütün anlaşmalarda bu şekilde yazılıyor, Antalya’ya verilen belgede de böyle yazılıyor, tamamen doğru biçimde.


2) Filmin gelirleri doğrudan Avusturya şirketi DOR Filme gitmeyecek mi? Kesinlikle yanlış, hayır filmin gelirleri yalnızca DOR Filme gitmeyecek, zira anlaşmada bunlar da yazılıyor. Bu bir ortak yapım ve gelir paylaşılacak doğal olarak. Filmin işletme hakları DOR Filmde, ama bütün kararlar birlikte veriliyor (sözleşmede bu da yazılıyor, “istişare edilerek”. Gelirlerin paylaşılması bütün detaylarıyla sözleşmede yer alıyor, hiç kimse bunları bu kadar detaylı açıklamak zorunda değil, ama biz açıklıyoruz, tartışmalar dinsin diye: ilk 90 bin Euro % 50-50 paylaşılacak. Ondan sonrası filme yapılan harcamalar miktarında % 66 DOR Film, % 33 Hüseyin Tabak. Film kara geçer geçmez ise gelirin % 70’i Hüseyin Tabak, % 30’u DOR Film. Festivallerden elde edilen bütün gelirler, bütçeye bakılmaksızın her aşamada % 70 Hüseyin Tabak ve % 30 DOR Film. Anlaşma Haziran 2012’de imza ediliyor, Nisan ayında film bitirilmiş.
Bu anlamda ilk önce film ortak yapım, hakların bölümü Hüseyin Tabak’ta, o da Türkiye vatandaşı, harcamaların büyük bölümü ise DOR Film tarafından yapılmış. Üstelik film oyunculara para verilmeden çekilmiş, ancak elbette para kazanırsa onlara da ücret ödenecek, Türkiye’de böyle olduğu gibi yani. Yaratıcı ekipte Türkiye’den, bu anlamda geriye kalan tek şey, filmin Türkiye’de kaydının olmaması, ama zaten şimdi başlıyor bu süreç, çünkü eser işletme belgesi alınacak o zaman kaydı yapılacak. Hüseyin Tabak şirket adına değil, kendi adına yaptığı için, ne ülke ama Muhtar Kent’iyle övünen bir ülkede Hüseyin Tabak’ı sindirememek biraz saçma oluyor, öyle değil mi? Eğer tartışma devam ettirilecekse, lütfen yasalara, festivalin tüzüğüne dayanarak yapılsın, böylelikle aynı tartışmalar için emsal teşkil edecek bir özellik kazansın. Lütfen tartışmayı yaparken örneğin 2008 yılındaki Pazar filmi üzerinden, onun detaylı verileriyle de karşılaştırılarak yapılsın. Peki, ben sinema tarihçisi olarak ne diyorum? Umut Üzümleri/Güzelliğin On Para Etmez arasında bir kıyaslama yapmam gerekirse, şüphesiz ulusal film olarak ikincisini seçerdim, yalnızca nitelik olarak değil, filmlerin sosyolojik/estetik/sinemasal/kültürel özelliklerine göre de.