Kartal diyarı

|

Kartal diyarı A Kartal diyarı

Kartal diyarı adeta “hacılıklar” için yaratılmış. İlk hacı olma durağımız başkent Cuidad de Mexico'nun tarihi meydanıyla başlıyor. Zocalo sanki, daha önceden ağırladığı Pancho Villa ve Emiliano Zapata'nın halk orduları ya da bizim Zapatistalar tarafından doldurulmayı bekliyor. Epeyce genişçe olan bu meydanı tarihi binalar çevreliyor. Bunların başında başkanlık sarayı yer alıyor. Arjatin'de olduğu gibi burası aynı zamanda bir müze işlevi görüyor. Bol bol turist akınına uğruyor. Girmeden önce merak ediyorum acaba Casa Rosada'da Che'nin fotosu olduğu gibi burada da Meksika tarihinden devrimcilerin bir şeyleri olabilirmi diye. Bu iştah daha girişte bekleşen, Amerikan askeri vari bir bölüğün “ihtişam”ıyla kesiliyor. Evet "bazılarının komşusunu seçme şansı yok"(C. Fuentes) maalesef, özellikle askerlerin komutanı pozisyonundaki kara gözlüklü, palaskasız dolaşan muhterem ( Bu aynalı gözlük işi sanırım suçluların gözlerini gizlemeye yarıyor ama palaska takmama hadisesini çözemedim. Erlere, eşek ve atlarda kullanılan bu palanı andıran şeyi kullanmak zorunlulukken bunların üniformalarını salıvermeleri neye işarettir, yoksa arpa fazlamı geliyor acep?) tıpkı Afganistan'da ki, Irak'ta ki ya da bizim memleketteki muadillerini andırıyor. Kara gözlüklerin aynasında erler bir törene hazırlanıyorlar...
Önce her tarafı ekranlarla kaplı bir salona alınıyoruz. Meksikanın “varlığı”hareketli bir müzik eşliğinde sunuluyor. Ama nedense sanattan eser yok. İkinci kısım daha önemli. Merdivenlerden çıkarken Diego Rivera'nın en tepede Marx'ın yer aldığı Meksika tarihini anlattığı duvar resmiyle karşılaşıyoruz. Dünyada yaygın kültür içinde üçüncü eşi Frida Kahlo'nun gölgesinde kalmış olan bu büyük devrimci sanatı ve mücadelesiyle Meksika ve dünyanın bir çok yerinde ayakta kalan epey iz bırakmış. İlerleyen koridorlar bizi başka duvar resimleri, tablolar, heykeller ve Meksika “soluk benizli” tarihinin çeşitli kültürel ögeleriyle buluşturuyor. Biz turumuzu tamamlarken kara gözlerin aynasındaki haki renkliler ise bir gringo marşına borazanlarından ve trampetlerinden döktürmeye başlıyorlar. Bun bizim oradan çıkış adımlarımızı çabuklaştırıyor.
Bir sonraki durağımız ilk hacılık makamına ereceğimiz, hemen meydanın biraz arkasında kalmış olan Aztek İmparatorluğu'nun ana tapınağı. Buranın en önemli özelliği, aynı zamanda bu gün Meksika bayrağında yer alan sembolün, kaktüsün üzerinde yılanı yakalamış kartalın  görüldüğü yer olması. Aztekler aynı zamanda burayı dünyanın merkezi ilan etmişler. Bu tapınak binasında gerçekte geriye fazla bir şey kalmamış. Tapınak binasını gezerken taştan çeşitli hayvan sembollerine oralarda gezeleyen iguanalar eşlik ediyor. Bir yandan da hemen arka sokakta seyyar satıcılara anonsla yapılan İngilizce tedrisatına kulak kabartıyoruz. Meksiko şehri yüksekte kurulması, içinde bulunduğumuz mevsim kış olmasına rağmen gündüz güneş altında durulur gibi değil. Sanki taş yığınları fırın etkisi yapıyor. Müze kısmına kapağı atmamız her açıdan ferahlatıyor. Meğer asıl kalıntıları buradaymış, başta Aztek takvimi olmak üzere eşsiz bir sürü esere göz gezdiriyoruz.
İkinci güne kısa bir şehir turuyla başlıyoruz. Guadalupe Meryemi adına yapılmış tarihi bir kiliseyi ziyaret etmek hasebiyle yola çıkıyoruz. Ama kiliselerin(Asıl tarihi kilisenin yanı sıra farklı tarihlerde yapılmış iki kilise daha var. Birisinin yapımı belli ki  daha yakın zamana ait. Duvarları altın revaklarla süslenmiş.) olduğu bölgenin mahşeri bir kalabalıkla kuşatıldığını görüyoruz, aynı zaman da yer yer çadır öbekleri de göze çarpıyor. Meğer o gün özel bir ayin zamanıymış. Ülkenin çeşitli yörelerinden yoksullar günlerdir oralarda bekleşiyorlarmış. Yöresel kıyafetler eşliğinde esmer ve çatlamış dudaklar ilahilere eşlik ediyorlar. Biraz ilerleyince karnını doyurma telaşındaki, tortillarının arasına bir şeyler dürüp ağzına tıkıştıran çocukların neşelerine tanık oluyorsunuz.
Günün geri kalanında, kuzeyde, şehirden bir kaç saat uzaklıkta olan Aztek piramitlerinin olduğu bölgeye ulaşmak yola çıkıyoruz. Zaman zaman yolun ortasında ağaçlar karşımıza çıkıyor. Şoför çok çevreci olduklarını o yüzden bunların kesilmediğini söylüyor, o bundan bahsederken, karşı tepelerdeki cılız çam ağaçlarının arasında bir yangın başlıyor. Havanın çok kuru ve sıcak olması nedeniyle bu tip yangınlar çok olurmuş. Otoban 25 milyonluk bu kenti taşımaya yetmiyor, genelde bir trafik yoğunluğu hakim. Kentin biraz dışına çıkınca nüfusun önemli bir bölümünü barındıran "Paraşüt kent" le yüzleşiyoruz. Bunlar bizim gecekondular gibi, ama gri briketlerle örülmüş. Yeşilden zerre iz yok. Bir zamanlar kayalara oyulmuş pueblolarda yaşayan yerlilerin evlerini andırıyor. Bunların çoğu alt yapı hizmetlerinden mahrum. Şoförümüz  vergi vermiyorlar diye arada homurdanıyor. Belki tek şansı bir işinin olması, belki de akrabalarından bir kısmı paraşüt kentte yaşıyor, ama ona ne gam...
Yol üzerinde bir yerli kooperatifine uğrayıp mavi agave kaktüsünün marifetlerine tanık oluyoruz. Zamanında bir tür kağıt elde ediliyormuş. İğne ve iplik olarak kullanılıyormuş. Şimdi ağırlıkla tekila ve mezcal üretiminde değerlendiriyor. Hazır laf tekiladan açılmışken bir efsaneye son vermekte yarar var. Tekila şişesinde kurt yok. Ama mavi agave dışında başka kaktüs çeşitlerinden yada onunla karıştırılılarak üretilen daha umum bir içki olan mezcalin içinde akrep ya da kurt oluyor. Bu kooperatif yöredeki madenlerden çeşitli Aztek sembolleri üretiyor. Arada bir zamanlar Azteklerin protein kaynaklarından biri olan küçük köpekleri de görebilirsiniz.
Teotihuacan antik şehrinin etrafında bulunan, Güneş ve Ay piramitlerine gelince kapısında bu bölgenin yeni kanun gereğince özelleştirildiğini yakın bir tarihten itibaren yeni uygulamaların başlayacağı duyurulmuş. Allah sonumuzu hayrede demek geldi içimden. Bir taraftan da bir fantezi, mesela, devletlu büyüğümüz hızını almamış, Sultan Ahmet Cami'ni özelleştirmiş, sakalına hürmeten yandaş bir büyüğümüzü oraya hoca olarak atamış, o muhrem şahısta  makamının hakkını vermek uğruna her gün hatim indirir, sabah-akşam vaaz verirmiş. Kapıda da müşteri pardon mümin kardeşlerimizden bilet kesilirmiş, Cami dolar taşar hatta yarı bilet parasına mümin kardeşlerimize, sine vizyon yayını yapılan park içine seccade serme izni verilirmiş...Endişe buyurmayınız bu rüyaya amin demedim.
Dünyanın üçüncü büyük piramidi olan Güneş Piramidi, uzunluk 222m., dikine yüksekliği 70m. 248 basamaktan oluşuyor, ağırlığı ise  tahmini olarak 3 milyon ton. Ay ve Quetzalcoatl piramitleri daha küçük. Bu arkeolojik bölge önemli ölçüde restore edilmiş ve hala çalışmalar devam ediyor. Piramitlerin tepesi serinlemek için bire bir. Zamanında bölgenin ihtişamlı bir kent olduğu açık. Ama bu görkemi kilometrelerce uzaktan volkanik bir dağdan taşıyan insanların ve hayvanların kan ve ter içindeki hali istertemez aklınıza düşüyor. Bir de aşağıda güneşin altında turistlere sürekli bir şeyler satmak için çırpınan insanların çaresizliği...


Not: Annemin kaybı nedeniyle, başta Bir Gün olmak üzere ilgi gösteren bütün arkadaş ve dostlara teşekkür ederim.