Sözlüden de yazılıdan da kaldık

|

Sözlüden de yazılıdan da kaldık A Sözlüden de yazılıdan da kaldık

30 Mayıs 1993 günü Ankara 19 Mayıs  Stadyumu’ndaydım. Hayatımda ilk kez bir deplasman maçına gidiyordum ve bunun için de ailemdekiler Galatasaray’ın şampiyonluğunu ilan edeceği Ankaragücü maçını seçmişlerdi. İlk yarının 5-0 bitmesinin ardından hakemler 2.yarıya geç çıktığında, maçı İstanbul’da oynanan Beşiktaş-Gençlerbirliği mücadelesiyle aynı saatlerde başlatma niyetlerini anlayamamış, “bir şeyler çaktıklarından” şüphelenmiştim. 12 yaşındaydım ve evet o gün o sahada çok da temiz şeyler olmadığı hakkında şüphe duyacak kabiliyetim vardı. Maçı Galatasaray 8-0 kazandı ve şampiyon oldu. Bugün o maç hakkında yapılan en önemli savunmalardan birisi Ankaragücü’nün aynı sezon içinde Beşiktaş’a da evinde 6-0 mağlup olduğu. Yani insanların aklanma savları kendi maçlarının hakkaniyetle oynandığı üzerinden değil, diğer maçların da benzer belaya bulaştığını ileri sürmesinden ibaret. Çok acaip değil mi?

İstediğimizin romantizmle, idealizmle ve en önemlisi de gönül verilen renklerle pek bir alakası yok. “Ömrümde haram paraya el uzatmamışım” lafını daimi aklanma aracı olarak gören bir toplum, nasıl ülkede olup biten acaiplikler hakkında birilerinin birileri üzerinde komplo kurduklarına kendini inandırmaya hevesli aklım almıyor.

Siyasette de böyleyiz, futbolda da..Birileri dünya haritasını önüne alıyor. “Hangi ülkeyi bitirmeye çalışsak yahu?” diye fala yatıp sonunda Türkiye’yi seçiyor. Sürekli Türkiye’nin önünü kesmeye çalışan 6,5 milyarlık dünya nüfusuyla başediyoruz. Örneğin kimse “UEFA eğer bahsedildiği gibi futbolda yükselişte olan bir ülkenin önünü kesmeye çalışsa bu, ulusal takımlar bazında son 5 büyük turnuvanın 1 tanesine gidebilmiş, kulüp takımları son 5 yılda Avrupa kupalarında en fazla 1 yarı ve 1 çeyrek final oynayabilmiş Türkiye değil, örneğin futbolcu alım-satımı yoluyla büyük kazançlar elde eden ve aynı 5 senede 3 Avrupa kupası finalisti (1 şampiyon) çıkaran Portekiz olabilir mesela” diye düşünmüyor. Ha onu da yapmadık değil, geçen yıl Fenerbahçe Benfica ile Lizbon’da yarı final rövanş maçına çıktığında, maçın hakemi Fransız Stéphane Lannoy’un, Fransa’nın UEFA katsayı puanını tehdit eden Portekizlilerin takımını “ince ince doğrayacağını” ileri sürdük. İnce ince doğradığımız bizim muhakeme kabiliyetimizdi aslında.

Avrupa futbolunun patronu UEFA ve hatta FIFA birer etik abidesi kurumlar değiller. Her Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası evsahibi seçiminde, kurul üyelerine kaynağı belirsiz hediyeler gider ve oylar dalgaya kapılıp giderler. 2 sezon önceki Ajax-O.Lyon-D.Zagreb üçgeni ve meşhur 7-1’lik maçın yanında, bizim meşhur 8-0’ımız  Japon samuray düelloları kadar şerefli kalıyor. Ama bu ve buna benzer örnekler bizim hakkaniyete verdiğimiz önemin illa bir kurum tarafından hatırlatılması gerektiği anlamına gelmiyor. UEFA futboldaki mücadele ruhunun daimi gözeticisi değil. Ortada, ülke sahalarının en sevilen sporu ve insan psikolojisine doğrudan etki yapma konusunda en etkili aktivitesini suistimal eden bir konu varsa, buna önlem almak, suçu veya teşebbüsü cezalandırmak için, bir büyükbabanın ensemizden tutup bize yol göstermesi gerekmiyor. Türkiye’nin son 2 federasyonu sözlüye çalışmayıp, “hoca beni tahtaya kaldırmasın” diye dua eden öğrenciler gibi davrandılar.

Taxi Şöförü filminde Travis Bickle, “bir gün güçlü bir yağmur yağacak ve sokaktaki tüm pislikleri temizleyecek” derdi. Bizim de öyle bir yağmura ihtiyacımız var ama o yağmur gelene kadar herkes kendi sokağının önüne bir hortum tutsa bir şeyleri temizleyeceğiz gibi.