Silahlara veda barış olabilir mi?

|

Silahlara veda barış olabilir mi? A Silahlara veda barış olabilir mi?

İmralı görüşmeleri başlayalı beri, çoğumuz umut ile umutsuzluk arası dolanıp duruyoruz.

Öyle olması doğal, hatta kaçınılmaz denilebilir. Yıllardır çözülemeyen, arkasında çok acı, çok öfke, kin birikmiş; bu nedenle hem acabası, kuşkusu bol hem de kesilmeye ve sabote edilmeye bir yola çıkıldığını herkes bilmekte. Ancak, zor ve sancılı bir süreç olmasının dışında, bir de süreç içinde izlenen politika ve stratejiler var ki, kuşku ve umutsuzlukların bir kaynağı da oralarda.

Örneğin, Türkiye’nin can yakma açısından da, doğuracağı sonuçlar açısından da en önemli meselesinin çözümü konusunda toplumu, muhalefeti dışlayan bir tutumu haklı bulmaya olanak yok.  Bu çözüm sürecinin yalnız silahların susmasından ibaret olmayacağı ortada; tutsakların bırakılması gibi jestlerle yürümeyeceği de belli. Müzakere sürecine silahla, savaşla geldiğini bilen PKK ve arkasındaki Kürt halkı istediklerini almadıkça silahı da, mücadeleyi de bırakmayacaklarına göre, müzakere masasına neler sürüldüğünü bilmeye bu toplumun hakkı var.  Yanlış anlaşılmasın; Kürtlerin taleplerinin haklılığını savunan biriyim. Ancak, bu talepler bu ülkede oldukça derin bir toplumsal-siyasal- hatta kültürel değişime yol açacaksa,- ki öyle-bunun toplumca konuşulmasının gerekliliğine de inanıyorum.

Oysa ne görüyoruz? Süreçle ilgili oyalama taktikler sürerken tutuklamalar da devam etmekte, Kürtleri değilse de, taleplerini dışlayıcı söylem de.... Tamam, daha müzakereler başlamadı; ancak barış bir yana, müzakereye oturabilmek için bile, bugünkü öfke dilinden uzlaşma diline geçişin sağlanması gerekmiyor mu?.

Bir de şu var: AKP, çok zaman muhalefeti ve elit dediği kesimleri halkı ve halkın seçimlerini küçümsemekle suçlar. Peki, şimdi bu kadar önemli bir meselede halkı olan bitenin dışında tutmak halkı küçümsemek olmuyor mu? Halkın iradesi sandıkta mı bitiyor yani?

Biliyorum, Başbakan’ın gücü ve bu meseleyi  onun çözebileceği konusu çok konuşuluyor; çözerse o çözer diyenler de var. Hayır; kocaman bir hayır! Başbakan çözüm konusunda adım atabilir; bu adım bir süre silahların susmasını da getirebilir. Ancak kalıcı barış  Kürt meselesinin kökten çözümüne bağlıdır; bu çözüm de toplumsal kabul olmadan olmaz. Bu işe muhalefetten başlaması gerektiğine de kuşku yok.

Kendi adıma, iki halkın en büyük ihtiyacının barış olduğunu unutmam mümkün değil; böyle düşündüğüm için de, barış sürecine ihtiyatlı olsa da umutla bakmaya çalışıyorum.  Ancak kalıcı bir barış için, barışa bir “değer” olarak bakabilmenin gerektiğini de biliyorum. Bu toplum barışı bir değer olarak benimseyecekse, zihniyetlerden kurumlara uzanan birçok değişikliğe ihtiyaç olduğu da açık. Ve asıl cesaretin de, bunların sakınılmadan konuşulması, topluma anlatılmasından geçeceğini düşünüyorum.  Yani, cesaret asıl burada; yoksa yararlı olacağı hesap edilen taktik ve stratejilerde değil.

Öte yandan bu yola baş koyulmuşsa, neden görüşmelerinin basına sızdırılmasına “batsın bu medya“ diyecek kadar öfkeleniliyor? Konuşulanlar bilinmesinde sakınca duyulacak şeyler değil; devlet sırrı hiç değil. Bu kadar kızmak niye? İplerin az da olsa elinden kayması, bu süreçte yalnız kendisinin değil, güçlü bir öteki taraf olduğunun ortaya çıkması ve hiç de azımsanmayacak beklentilerin varlığından konuşulması mı Başbakan’ı bu kadar kızdıran? Yoksa, Kürtlerin talepleriyle başkanlık sisteminin alış-veriş konusu olmasının ortaya çıkması mı?

Özetle izlenen süreç içinde, gerçek bir barış istemi mi olduğu, yoksa siyasal bir yatırım olarak mı kullanılacağı konusunda kuşkular varsa, bunun haklı nedenleri de var.  O zaman da sormak lazım: ”ya bu süreç başkanlık sistemine geçmek için payanda aramaktan başka bir şey değilse? “ diye sorular sorulmasına meydan vermek barış sürecine hizmet etmek mi, yoksa bu süreci baltalamak anlamına mı geliyor?

Tüm bunlar karşısında, barış sürecinin, onunla birlikte demokrasinin garantisini nerede aramalı diye bir sorumuz da var.  Acaba CHP ve BDP olabilir mi? Bilemiyorum.  Ancak demokrasiyi sandığa kilitleyen, kuvvetler ayrılığını hiçe sayan, yargı bağımsızlığını rafa kaldıran, “yasama yürütmenin emrindedir”- bakınız Burhan Kuzu- demekten kaçınmayan, kendine bağlayamadığı sivil toplumun –sendikalardan meslek odalarına-varlık kanallarını yok etmeye çalışan, eleştirel duruşlara pervasızca saldıran, basın özgürlüğü diye bir şey tanımayan anlayış ve uygulamalardan, bir değer olarak  “barışa” ulaşmanın mümkün olmadığını biliyorum.

Sonuç olarak, barıştan da, demokrasiden de vazgeçmeyecekleri aramaktan başka yolumuz yok. Arıyoruz......