Müjdeler Olsun, Akil Adamlarımız Oldu!

|

Müjdeler Olsun, Akil Adamlarımız Oldu! A Müjdeler Olsun, Akil Adamlarımız Oldu!

Hemen söyleyeyim, “akil adamlar” denilmesine ilk itiraz eden ve yazanlardan biriyim.[1] Ama.....

Önce, bir parantez açarak,, “akil insanlar” denilmesine itiraz eden Attila Aşut’a bir kaç şey söylemek icap ediyor. Aşut, 1 Nisan tarihli yazısında, adam” sözcüğünüm uluorta yöneltilen eleştirileri haksız bulurken,  “adam” sözcüğünün “insan”  anlamına geldiğini ve “günlük modalara göre dilde keyfi anlamlandırmalara gidilemeyeceğini” yazıyor. Oysa mesele de burada zaten!  Erkeği tanımlayan “adam” sözcüğünün onu aşan, “insanı” tanımlayan bir anlama/kapsama ulaşmasıdır mesele! Birçok şeyde olduğu gibi dilin kuruluşunda da erkek egemenliğinin varlığıdır sorun olan.  Kadınlar kendi değer yargılarını topluma kabul ettirdikçe de, eril değerler gibi dilin de, eril söylemlerin de değişmesini kabul etmek gerekir.

Konuya devam edersek, öneri ilk olarak CHP’den geldiğinde, bu kurulun eril bir deyişle tanımlanmasına  itiraz ettiğim gibi, bu acılı sorunun çözümünde aklı ararken duygu ve empatinin eksik edilmemesi gerektiğine de dikkat çekmeye çalışmıştım. Aslında bu kadar “iş bitiricinin” ortalığı kapladığı bir ülkede akıldan yana pek eksiğimiz olduğunu düşünmek zor. Ancak iş bitiriciliğe adanmış bir aklın, Kürt sorunu ve barış süreci gibi zorlu bir meselede yeterli olacağı kuşkulu. Şimdi barış sürecine baktığımda da, “ne kadar akılsızca işler “ deyip kaygılanmaktan çok, “fırsatçı bir aklın” bizi nerelere götüreceğinden kaygı duymaktayım.  

Hala barış sürecini çok önemsiyorum; hala akil insanlar gibi bir yaklaşımın anlamlı olabileceğini düşünüyorum ve bu süreç içinde bir şeye takılıp  tökezleyeceğimiz korkusu içimi ürpertiyor. Ancak, atılan her adım, söylenen her sözün önemli olduğu bu süreçte, kuşku ve kaygıları ortadan kaldırmaya yönelik çabalardan çok, acabaları arttıran söylem ve girişimler karşısında olduğumuzu da yadsımak kolay değil. Şu Akil adamlar Komisyonu mesela!

Her şeyden önce, artık, ister “akil adamlar”, ister “akil insanlar “densin, çok fark etmeyeceğini düşünüyorum. Mesele yalnız, 63 kişi içinde 12 kadın , 51 erkeğin yer alması gibi sayısal bir mesele değil; mesele, 12 kadının çoğunun, erkek egemen toplumun temsilciliğinde erkekleri bile geride bırakır olması!

Günümüz dünyasında aklın, “hesapla kitapla”, yani maddi getirileriyle ölçüldüğünü çok yazdım. Bu aklın bitmeyen acıları, kaygıları ve adaletsizliğiyle nasıl bir dünya yarattığı ortada; ama çok akıllılara göre bunun önemli olmadığı da açık. Önemli ve akıllı olan, akıntıya karşı kürek çekmemek, bunun için de iktidara ve güce karşı çıkmamak.

Bu açıdan, komisyonda yer alanların hepsinin akıllı insanlar olduklarına kuşku yok!  Hepsi iktidarla sıkı fıkı olan cenahtan olmasa da, hiçbirinin iktidara/güce muhalefet edecek “akılsızlığı” gösterenlerden olmadığı açık. “Akil insan” olmak için, bundan ala ölçü de aranmaz herhalde!

Ancak bu kadar akla karşı, ne yapacaklar meselesi düşündürücü. Yani, yapılacak iş düşünüldüğünde, bunca akıl ve yeteneğin “overdose” olma olasılığı büyük! Başlangıçta barış sürecini kolaylaştırmak ve ortaya çıkabilecek sorunlara çözüm getirebilmek gibi daha etkin bir komisyon düşünülürken, şimdi Başbakan’ın kafasındaki planı, onun uygun gördüğü bilgileri halka aktarmakla görevlendirilmiş bir komisyondan söz ediliyor.  Yani, Başbakan adına “halkla ilişkiler” yapacak bir komisyon oluşturulmuş durumda. “Başbakan adına” demem abartı gelmesin; “barış adına” diyebilmek için hem bu komisyonun bileşimi farklı olmalıydı hem de anlatılacaklar arasında silahların bırakılması kadar Kürtlerin talepleri ve bunların nasıl karşılanacağı gibi konular yer almalıydı.

Örneğin toplumsal akıl oluşturmak isteniyorsa muhalefetin de kendi temsilcileriyle bu komisyonda var olması gerekirdi.  Yalnız o da değil; en başta sorunun ve barışın doğrudan tarafı olan Kürtler olmalıydı.... Acıyı doğrudan yaşayan Kürt ve Türk annelerinden birileri, köylerinden sürülenlerden birileri olmalıydı.....

Ve de bu “akil insanların” ne anlatacakları meselesi! Ellerinde “Başbakan ne eylerse güzel eyler” demekten öte ne var diye merak etmemek mümkün mü?

Merak ediyorum; çünkü barışın nasıl, hangi koşullarda gerçekleşeceğini konuşmayı bile neredeyse yasaklamış durumda Başbakan. Hala “pazarlık yok” demeye devam ediyor; bu konuyu hatırlatanlara da kızmakta. Hala demokratikleşme doğrultusunda adım atmaktan uzak. Örneğin Kılıçdaroğlu’nun, demokratikleşme doğrultusunda yasalarda yapılacak değişiklikler konusunda getirdiği önerileri konuşmaya bile yanaşmıyor.

Nihayet, koşulların zorlamasıyla, Meclis’te çözüm sürecini izleyecek bir komisyon kurulması önerisini getirdiler.  Belki, “çok şükür” deriz; ne dersiniz?



[1] “Akil adamlar çok da, duygusal akıl ve cesaret nerede?” BirGün, 27 Temmuz 2012.