Gezi’den indik Bostana (1)

|

Gezi’den indik Bostana (1) A Gezi’den indik Bostana (1)

Daha yaşı başı ne bizimkinin, ama tutturur durur olmuştu Gezi’yi. “Nasıldı?” diye sormuştum bir gün. “Bugün de tam bir cümbüştü,” demişti; “Bayılıyorum Gezi’ye. Herkes orada. Çeşit çeşit insan bir arada. Hep böyle olsa diyorum...” “Ne böyle olsa, ufaklık?” “Yaşam! Her şeyi paylaşıyorsun, birlikte yiyip içiyorsun, herkesin acısı, derdi, sevinçleri, istekleri ortak… Ama sen beni dinlemiyorsun? Nerelere gittin babacık?” Sinirime dokunuyor: ”Babacık, babacık; yeni çıktı bu da…” “Biraz yorgun görünüyorsun bugünlerde, hani Gezi falan derken…” diyor. “Sen bana yaşlandın mı demek istiyorsun…” diyorum. “Yok canım, nereden çıkardın…” “Ve, şefkat duyguların kabardı?!” “Çok da alıngan oldun işte.” “Başka?” “Sık sık da geçmişi anmaya başladın…” “Mahalleme, çocukluğuma daldım gittim demin bir anda; bağlara, bahçelere, bostanlara, ne var bunda…” “Yok bi şey,” diyor, “kızma dur; yıl kaçtı?” “1956- 57 falan…” Hesap yapıyor: “8-10 yaşlarındaydın…” “Anlatmıştım sana Beşiktaş’ı; yirmi yılım orada geçti.” “N’olur, bi daha, bi daha!” diyor. Şöyle bakıyorum da o yalvarı dolu surata, bir şaşırtmaca iyi gelecek diyorum şuna. “Üstündeki pijama var ya…” der demez daha, hemen atlıyor ufaklık; “Yeni kalktım yataktan…” diye savunmaya geçiyor. “Tamam, bir de sen,” diyorum, “sen, dur dinle… Derdim senin pijamanı değiştirmen değil; tersine, ‘böyle olduğun gibi git bakkaldan bir ekmek al gel, kahvaltı için’; onu diyecektim.” “A-a, ekmekle süt kapıya geliyor… Hem pijamayla sokağa mı çıkılır yaa? ” “Yaası maası yok; o zamanlar işte, öyle çıkıyorum köşedeki bakkal Burhan amcaya…” “Pijamayla ha? Ayağında da terlik mi var?” “Dayak mı yediricen bana; ayakkabıyı giyiyorsun zorunlu… Kapı önlerinden geçerken günaydın Zafer demeler mi laf atmalar mı; hepsini göğüsleyerek, herkese laf yetiştirerek varacaksın bakkala… Geçerken, kimi kapının önünü süpürüyor, kimi yıkıyor: ‘Ay basma çamura çocuk, yiyecen annenden paparayı! Amma ıslatmışsın ortalığı sen de Aysel teyze… Oğlum, Suat’ın cicozlarını neden aldın? Kafa karışta kazandım Nurdan abla… Boyu bosu devrilesi, mahallede top oynanmayacak bugün, görümcemler gelecek ayol! Peki Türkan teyze… ‘ Kimsenin kimseden gizlisi kapaklısı kalmamıştı. Herkes birbirini tanırdı. Birisi hasta mı olmuş, diğer evlerden çorbası yemeği hemen gelirdi, ziyaretçisi eksik olmazdı. Geceleri komşuluğa gidilirdi. Radyo birlikte dinlenirdi… Gazeteleri, onca ağırlıkla sırtında sabahları dört gözle beklenen gazetecimiz Recep abi dağıtırdı, Mahallenin sütçüsü yakındaki mandıralardan süt güğümleriyle; yoğurtçu da yoğurt tepsisinde; sucu da, saka denirdi ona, Vişnezade çeşmesinden gürül gürül akan suyu tenekelerine doldurur, taşırlardı mahalleye. Buzdolabı yoktu. Her şey tel dolaplardaydı. Yemekler günlük yapılırdı. Taze taze…” “O zaman ucuzluk vardı değil mi?” “Nasıl olmasın, Dolmabahçe’de kıyıdan torik avlanırdı. Babam da nefis lakerda yapardı. Çarşıda balıkçıdan şöyle biraz alışveriş yapmışsan, tezgahlarının önüne boydan boya asıp kuruttukları çirozlar da işin bedavasıydı. Bir de tükenmez yapılırdı evde…” “O da ne?” “Yakındaki bahçelerden gelen meyvelerden ne buldunsa doldurursun tahta fıçıya, bekletirsin bir süre, sonra, onun alta bir musluğu vardır, açar bardağa doldurur içersin… Azaldıkça da su eklersin üstüne…“ “Neye benziyordu tadı?” “Nasıl anlayım sana… Hah, şıra içmiştin, işte onun gibi…” “Meyve, sebze bolluk vardı ha?” “Çünkü yaşadığın çevrede başta bostanlar vardı çocuğum, bostanlar… Şu anda olanların da başına gelenleri biliyorsun… Yıkıyorlar… Gezi’den de önemli bir olay…” “Hadi, yapma ya…” diye karşı koymak istiyor Gezi’yi küçümsediğimi sanarak. “Yalnızca ‘park’ olarak ‘Gezi’ dedim ufaklık; hepsinin yeri ayrı, ama bostanların parklardan daha önemli olduğunu düşünürüm İstanbul’da hep… Nedenini anlamışsındır; ama ben şimdi yaşamöyküsünü bırakıp, biraz daha açayım bu konuyu istersen …