Anselm Kiefer

|

Anselm Kiefer A Anselm Kiefer

İkinci Büyük Savaş sonrası dönemin en çok tartışma yaratan sanatçılarından biri, Anselm Kiefer. Kavramsal sanat, performans sanatı, Alman romantizmi ve dışavurumcu resim, onun eserlerinde bir araya geliyor, etkileşim ve iletişimde bulunuyorlar.

Kiefer,özellikle, seksenlerde tarih ve mitoloji arasında bağ kurarak Almanya’nın yakın geçmişini, geleneklerini, Alman kimliğini işledi. Eserlerinde iyi ve kötünün yan yana ya da birbirine çok yakın oluşları, bunun yol açtığı müphemlik hep tartışıldı. Estetik stratejileri hayli yadırgandı. Almanya’nın tarihine, Hitler dönemine dair yorumlarda bulunurken Nazi ikonografisi içinden çalıştı. Bu nedenle, söz konusu çalışmaları kinik bir yaklaşım olarak görüldü.

Savaşın bitiminden, Hitler’in intiharından birkaç ay önce güneybatı Almanya’da, Donauschhingen’de, Katolik bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Kiefer, çocukluğunu ışık aramanın beyhude olduğu karanlık ve kasvetli zamanlarda, yıkıntılar arasında yaşadı. Kilise korosuna katılmanın yanı sıra rahibin yardımcılığını da yaptı. Hukuk öğrenimine başladı, ama yarıda bırakarak sanata yöneldi. Le Corbusier’in geç dönem eserlerinden, Lyon yakınlarındaki La Tourette Dominiken Manastırı’nında üç hafta bir hücrede yaşadı, keşişlerin konuğu oldu. Manastırdaki günlük hayata, ritüellere katıldı.

Yetmişlerde sanatın toplumu dönüştürme gücüne inanan, sanatçıyı da bir şaman olarak gören Beuys’un öğrencisiydi. Yeni ekspresyonist ressamlar arasında adını duyurdu. Ama, Kiefer’in sanatı derin metafizik yaklaşımı, romantik geleneğe bağlılığıyla onlarınkinden ayrılıyordu.

Sanata fotoğrafla başladı. İşgal ( Bezetzung ) adını verdiği bir dizi fotoğrafta kendini Avrupa’nın değişik mekanlarında Nazi selamı verirken görüntüledi.Bunlardan birinde Roma’daki büyük amfitiyatroda, Kolezyum’da, bir başkasında bir zamanlar Nazilerin asgari hijyen programları kapsamında her Alman evine dağıttıkları çinko banyo küvetlerinden birinin önünde Nazi selamı verirken görünür.

Seksenlerde unutuş, bellek, travmatik deneyim sorunlarına eğildi, Büyük boyutlu tuvallerinde, geniş ölçekli tablolarında yıkıntılar içindeki şehirleri, tedirgin edici mekanları resmetti. Almanya’nın geçmişiyle şematik ve tek yönlü olmayan bir hesaplaşmaya girişti.


Geç yirminci yüzyıl Alman edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan ve tıpkı Kiefer gibi savaşın bitmesinden kısa bir süre önce dünyaya gözlerini açan W.G.Sebald, savaş sonrasında geçmişini unutan Almanya’ya tepki vermek için yazdığını söylemişti.

 Kiefer’in sanatı da bu soy bir tepkidir. Sebald’ın romanlarıyla Kiefer’in sanatı arasında bir yakınlığa daha kısaca dikkat çekmek istiyorum. Sebald,1999 yılında İsviçre’de yaptığı ve sonradan daha başka denemeleriyle birlikte Luftkrieg und Literatur (Hava Savaşı ve

Edebiyat) başlığıyla yayımlanan konuşmasında edebiyatçıların, özellikle savaşın sonlarına doğru Dresden başta olmak üzere ağır biçimde bombalanan, bütünüyle yıkıntı haline gelen, üzerilerinde fare ve sineklerin gezindiği çürüyen cesetlerle dolu Alman şehirleri hakkında
yazmaktan, bu açıdan Almanya’nın da mağdur olduğunu ortaya koymaktan kaçındıklarını, çoğunluğu kadın ve çocuk, on binlerce sivilin ölümünün Alman edebiyatında ses bulamadığını dile getirmişti.( x ) Gerçekten, Almanlar, Holokost’un yanı sıra ağır bombardıman altında yaşadıkları dehşeti de unutmaya, kendilerini iradi olarak belleksizleştirmeye çalışmışlardı. Kolektif suçluluk, utanç ve eziklik duygusu “tuhaf bir bellek yitimi”ne yol açmış, bu da binlerce sivilin öldürüldüğü hava saldırılarının ele alınmasını engellemişti. Utanç sessizlikle örtülmek istenmişti. Belleksiz olmayı seçmişti Almanlar. Geçmişin izleri, yıkıntılar orada dururken onlar bu izlere bakmamayı tercih
ediyorlardı. Eğer geriye dönüp bakmaz, geçmişi konuşmazlarsa çalışır, evlerini ve
şehirlerini hızla onarır, hızla kalkınır, eskiye dönebilir, hiçbir şey olmamış gibi devam
edebilirlerdi. Bunu başardılar. Kısa zamanda bir tüketim toplumuna dönüştüler.

Bu hava saldırıları konusunda sessiz kalan sadece edebiyatçılar değildi. Tarihçiler de sivilleri hedef alan bu bombardımanlardan söz etmemeyi seçtiler uzun süre. Tarihçiler söz konusu olduğunda, Almanya’nın da bu açıdan savaşın mağduru olduğunu ileri sürmek revizyonist tarihçi olma, Nasyonal Sosyalizmin günahlarını hafifletme suçlamasını göze almayı gerektiriyordu.

İşte, Kiefer, edebiyatçıların ve tarihçilerin yapmaktan kaçındıklarını yaptı sanatıyla. Onların suskunluğunu bozdu. Tarih, gelenek ve tabular karşısına çıkma, yüzleşme cesaretini gösterdi. Holokost’un yanı sıra savaşın Almanlar üzerindeki ağır sonuçlarını da ele aldı. Onun sanatı savaş sonrası belleksizliğe, unutmaya ve yas tutma yeteneğinin yitirilmiş olmasına bir meydan okuma. Gerçek bir sorumluluktan ve adaletten yana, Kiefer. (Böylesi bir sorumluluk ve adalet duygusu, kaygısı Sebald’da da var. O da 1942 Ağustos’unda Almanların karadan Volga’ya yaklaşırken aynı zamanda çok sayıda mültecinin bulunduğu Stalingrad’ı dehşet verici bir bombardımana tuttuklarını ve sadece havadan yapılan bu saldırıda kırk bin kişinin hayatını yitirmiş olduğunu vurguluyor)

Kiefer’in sanatı ölümden güç bela kurtulmuş insanlar açısından kurtuluş öncesi hayata dönmenin imkansızlığını dile getiriyor. Holokost’dan, ölüm kamplarından, gaz odalarından, binlerce insanın ölümüne yol açan savaşlardan, şiddet ve acımasızlıktan yola çıkarak moderniteyi sorguluyor; tarihsel durum ve deneyimler içersindeki yönelimleri anlamaya çalışıyor. Tarihsel belleğin zayıflaması karanlık bir boşluğa yol açmıştı. Kiefer herkesin bakmaktan çekindiği, gözlerini kaçırdığı bu karanlığa dikkatle bakıyor.

(x)-W.G.Sebald’ın bu denemeler toplamının İngilizceye Natural History of Destruction
(Yıkımın Doğal Tarihi) başlığıyla çevrilmiş olduğunu hatırlamak isterim.