Kapitalizm insanlığın nevrozudur

|

Kapitalizm insanlığın nevrozudur A Kapitalizm insanlığın nevrozudur

Ljubljana Üniversitesi öğretim üyesi filozof ve sosyolog Renata Salecl, kapitalist düzende “seçme” ve “özgürlük” fikrini sorguluyor. Özgürlüğün bir illüzyon olduğunu belirten Salecl, bu düzende “insanın kendi kaderini kendinin belirlediği fikrinin de Amerikan ideolojisi olduğunu anlatıyor. “Hayatımı ben belirliyorum, hayatımın üzerinde bir gücüm var yanılgısı”ndan kurtulmak gerektiğini söyleyen Salecl, bu boş özgürlük fikrinin aslında refah toplumunun tüketim ideolojisi olduğunu iddia ediyor. İnsanların doğru tercih yaparak mutlu olabileceklerine inandığını belirten Salecl, bunun da başarı odaklı bir gericilik olduğu iddiasında: “Toplumsal emir, ‘mutlu olmak zorundasın’ diyor! Eğer mutlu değilsen, başarısızsın demektir! Renata Salecl, başarı için insanların daha fazla çalışmak ve daha fazla tüketmek zorunda kaldığını bunun sonunda da mutlu olmadığımızı ve “kendi kendimizi tüketmek zorunda olduğumuzu” anlatıyor.

Slovenya’nın başkentinde Ljubljana Üniversitesi’nde sosyoloji ve felsefe eğitimi alan Renata Salecl, aynı üniversitede Hukuk Fakültesi Kriminoloji Enstitüsünde öğretim görevlisi. Psikanaliz, cinsellik, feminizm gibi konularda kitapları ve makaleleri bulunan Renata Salecl, Slavoj Zizek ile de bazı çalışmalara imza attı. Slavoj Zizek’in eski eşi olan filozof Renata Salecl, Avrupa’nın tanınmış filozoflarından biri.

Spiegel Dergisi internet sitesinden Stefan Schultz “Post kapitalizmde özgürlük seçim zorbalığından başka bir şey değil” diyen Salecl ile bütün bu konuları konuştu. Görüşmenin biraz kısaltılmış çevirisi aşağıdaki gibi. Siz bu çeviriyi okurken ben “yıllık tatil hakkımın bir kısmını” kullanmaya başlamış olacağım. Tatil dönüşü görüşmek üzere…

- Sayın Salecl, fast food zinciri Subways’te bir baget alıp ısırıncaya kadar bile düzenine karar vermek zorundasınız. Seminerlerinizde kullandığınız “seçim zorbalığı” kavramıyla böyle bir şeyi mi kastediyorsunuz?

- Subways gibi yerlere gitmekten kaçınıyorum. Ama öyle yerlere gittiğimde de her zaman aynı şeyi ısmarlıyorum. Seçim zorbalığı kavramıyla, post kapitalizmde ortaya çıkmış bir ideolojiden bahsediyorum. Bu ideoloji, bulaşık yıkayıcılığından başlayıp çok çalışarak milyoner olmuş, “kendi kaderini belirleyen insan” diye tarif edilen Amerikan rüyasından başladı. Yavaş yavaş bu kariyer perspektifinden evrensel bir yaşam konsepti oluştu. Bugün her şeyi seçebileceğimize inanıyoruz: Kimi sevdiğimizi, nasıl göründüğümüzü, hatta içtiğimiz kahveyi bile çok iyi düşünerek seçtiğimize inanıyoruz. Bu çok tehlikeli bir şey.

- Neden?
Çünkü kendimizi sürekli stres altında hissediyoruz. Zorlanmış. Ve de suçlu! Sonra, kendimizi iyi hissetmiyorsak, bu ideoloji nedeniyle, bunun kendi suçumuz olduğunu düşünüyoruz. Çünkü ben yanlış bir karar verdim diye düşünüyoruz.

- Peki, doğru bir karar vermişsem…
O zaman, sürekli köşeyi dönünce bizi daha iyisinin beklediği duygusu… Böylece, hiçbir zaman asla gerçekten memnun olamıyoruz. Ve bir şeye yalnızca istemeden bağlanıyoruz.

- “Karar vermeyi ayaktakımına bırakma. Bunun için onlar çok aptal.” Yüzyıllardır despotlar böyle söylüyor. Onların haklı olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?
Hayır, ben siyasal seçim özgürlüğünü eleştirmiyorum aksine bu konsepttin kapitalizm aracılığıyla nasıl sapıklaştırıldığını eleştiriyorum. Hayatımı ben belirliyorum, hayatımın üzerinde bir gücüm var yanılgısı, illüzyonu!

  • Ama benim var. Ben stres yapsa da, ne istiyorsam buna özgürce kendim karar verebilirim.

Hiç de değil. Bir psikolog arkadaşım bir keresinde bana bir kadın hastasından bahsetti. İyi okullar bitirmiş ve bir üniversite eğitimi almıştı. İyi bir işi vardı, bir eve ve sevgi dolu bir eşe sahipti. Bu kadın, “Hayatta her şeyi doğru yaptım” diyordu. “Ama buna rağmen mutlu değilim…” Ama bu kadın, asla kendi istediği bir şeyi yapmadı, yalnızca toplumun kendisinden beklediğine inandığı şeyleri yaptı.

  • Yani, daha güçlü bir biçimde kişisel mutluluğumuzun peşine düşmeliyiz.

Hayır, bu da bir illüzyon! Mutluluk yalnızca bazı şartların yerine getirilmesine bağlıdır. Dünya, bizi neyin mutlu yapacağını söyleyen, mutluluğun kurallarını yazan kadın dergileriyle dolu. Bir sürü Facebook durum mesajları, başkalarının hayatlarından neler yaptığını bize bildiriyor. Hatta farklı ulusların ne kadar mutlu olduğunu sıralayan endeksler bile var. Toplumsal emir, “mutlu olmak zorundasın” diyor! Eğer mutlu değilsen, başarısızsın demektir!

  • Ama aynı zamanda “seçme hakkın var” mesajı da iletiliyor. Böylelikle kendi hayatın üzerinde daha fazla kontrol hakkın var.

Evet, ama bu yalnızca belli şartlar altında doğru. Verdiğimiz kararların sonucunu hala kontrol edebilecek durumda değiliz. Biz sadece seçim özgürlüğü istemiyoruz. Biz, seçtiklerimizin, gerçekten aynen bizim seçerken düşündüklerimiz olduğunun, biz onları seçerkenki halleriyle kalacaklarının garantisinin de bize verilmesini savunuyoruz.

  • Her şeyi oluruna bırakmaktan neden bu kadar korkuyoruz?

Çünkü ne zaman bir şey için karar verirsek, başka bir şeyi kaybediyoruz. Otomobil satın alan insanlarda bunu gözlemlemek mümkün. Bazıları ürün katalogunu yalnızca araç satın almadan önce okumuyor, gerçekten iyi ve doğru karar verdiğinden emin olmak için, araç satın aldıktan sonra da okuyor.

  • Bir karar veremezsem, çünkü hiçbir şey satın alacak durumda değilsem, o zaman daha mı mutlu olurum?

Paradoksal bir biçimde hayır. Kapitalizmin en büyük başarılarından biri, bu sistemde proleter bir ücretli köle bile, kendini bir şampiyon gibi hisseder. O bile, hayatını değiştirme, başka hayat seçme hakkına sahip olduğunu düşünür. Kendi “kendini kaderini belirleyen insan” ideolojisinin bizi götürdüğü yer, daha fazla çalışma, daha fazla tüketim ve en sonunda kendi kendimizi tüketmedir. Bunun peşinden burnout (tükenişlik, bulimia gibi medeniyet hastalıkları geliyor.

  • Peki, kendimize niye bu kadar kötü davranıyoruz?

Sigmund Freud’un da daha önce söylediği gibi, acı çekmek tuhaf bir mazoşist zevk verir. Seçim zorbalığı insanlığın bu zayıflığını kullanır. Yüksek refah toplumu bizi acı çekmeye, ezilmeye ve sonunda da kendi kendimizi yok etmeye zorluyor. Ve bunları yapmaktan da artık vazgeçemez hale geldik.

  • Ama biz sadece kurban değiliz. Bu sistemi en azından kendimiz yarattık ve tükettikçe de sistem devam edecek. Sonuçta kapitalizm ama insan doğasını yansıtıyor.

Bu da doğru. Freud insanın kendi nevrozunu kendisinin seçtiğini söylemişti. Kapitalizm insanlığın nevrozudur.

  • Gerçekten özgür olacak mıyız?

Hayır. Ama biraz daha rahat yaşayabiliriz. Kararlarımızın rasyonel olmadığını, sürekli topluma bakarak karar verdiğimizi kabul edebiliriz. Her defasında bir şey seçmişsek başka bir şeyi kaybederiz. Ve seçimden sonrasını, seçtiğimiz gerçekten bu muydu diye neredeyse hiç kontrol etme şansımız yoktur.