İyi kalpli üvey ana!

|

İyi kalpli üvey ana! A İyi kalpli üvey ana!

Ankara’da yazarların ve ozanların adını taşıyan irili ufaklı çok sayıda parkımız var. Adları parklarda yaşatılan değerlerimizden birkaçını anımsayalım: Yunus Emre, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Ahmed Arif, Cemal Süreya, Metin Altıok, Abdi İpekçi, İlhan Erdost, Neşet Ertaş...                                                       

     Önceki yazılarımızdan birinde, Ankara’nın Ayrancı semtinde, Dikmen Caddesi üzerinde bulunan “Cemal Süreya Parkı”nda, ünlü ozanımızın adının, girişte ve yan cephede farklı biçimde yazılmasından yakınmış; Çankaya Belediyesi’nin bu özensizliği gidermesini istemiştik...

     Yazımızın üzerinden neredeyse bir yıl geçtikten sonra, o parkta kimi düzenlemeler yapıldı ve levhalar yenilendi. Bu arada levhalardaki yazım yanlışı da giderildi. Ama yazı karakteri öylesine küçültüldü ki, otobüsle Dikmen Caddesi’nden geçenler, parkın adını göremez oldular. Öyle ki, Cemal Süreya adının buradan söküldüğünü düşünenler bile var. Bence, parkın doğu ve batı kapısına, dışarıdan rahatça görülebilecek büyüklükte ışıklı levhalar konulmalı; oranın Cemal Süreya adını taşıdığını herkes görmeli, bilmeli...

 

 

     * * * 

 

 

 

 

    Hafta sonunda Cemal Süreya Parkı’nda dolaştım biraz. Çiseleyen yağmur altında, ozanımızın görkemli yontusu önünde “şiirlerarası” bir yolculuğa çıktım kendimce. Gömütü İstanbul’da olsa da Ankara ile özdeşleşmiş bir ozandır Cemal Süreya. Bir şiirinde, “Ey iyi kalpli üvey ana!” demişti başkent için ve eklemişti:

 

 

            “- Şair arkadaş,
            Bir derdin mi var
            Bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden
            Ankara'ya gelmelisin. ”

 

 

 

 

 

     Yazarların, ozanların adlarının parklara verilmesi; yanı sıra yontularının, büstlerinin dikilmesi, gerçekten alkışlanması gereken bir davranış. Ama yeterince ilgi gösteriyor muyuz acaba bu yapıtlara?

           Parktan ayrılırken, yontunun kaidesindeki yazıya takıldı gözüm. “Cemal Süreya”nın kimi harfleri silinmişti.

           Başka yerlerde de çok sık karşılaştığım bir durum bu...

           Önce ekmekler, sonra boyalar bozulmuş galiba ülkemizde!

           Belediye’nin ilgili birimleri, görevlileri neden görüp düzeltmez bu yakışıksız görüntüleri?

            * * *

            Yeri gelmişken, Ankara’daki bir başka parktan daha söz edelim.

            Oran’daki “Nâzım Hikmet Parkı”nın durumu da yıllardır içler acısı!

            Baştan beri “İsa’nın uğramadığı köy” gibiydi orası. Karanlık, ürperti veren bir yer. Hele geceleri, içine girmek şöyle dursun, önünden geçmeye bile korkuyordu insanlar...

            Bir ramazan ayında, parkın kapısındaki “Nâzım Hikmet” levhasının, “İçerde zengin iftar çeşitlerimiz var!” yazılı bir bezle örtüldüğüne tanık olmuştum!  Park içinde lokanta çalıştıran işletmeci yapmıştı Nâzım’a bu saygısızlığı!

            Uzun zamandan beri ise in cin top oynuyor bu parkta!

            İsa’dan vazgeçtik, belediye görevlileri bile uğramıyor artık!

            Parkın kapısında hâlâ “Sur Restaurant” levhası var ama orası çoktan terk edilmiş bir yer görünümünde. Zaten levha da kırık dökük durumda...

            Üstelik, Cemal Süreya Parkı’nda olduğu gibi, buradaki “Nâzım Hikmet” yazısının da kimi harfleri dökülmüş. Yoldan gelip geçenler, “Nazi... Parkı” diye okuyorlar o eksik harfli sözcükleri!

           Parklara sanatçıların adlarını vermek iyi de, onlara gereken saygıyı göstermedikten sonra neye yarar?

            * * *

 

 

İkinci yazıikinci yazıikinciyazı

 

 

 

           Düzey ve eşik

 

 

 

     Chavez’in cenazesinde Türkiye’nin Nihat Doğan düzeyinde temsil edilmesi şık bir hareket oldu.”

 

          Kim söylüyor bunu?

 

 

          Radikal’in giderek Yiğit Bulut’a benzemeye başlayan yalaka kalemi Cüneyt Özdemir! (Bakınız, 10 Mart 2013 tarihli Radikal’deki yazısı.)

 

          Oysa aynı gün soL gazetesinde Alper Birdal, “Nihat Doğan Eşiği” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

 

 

          “Chavez’in arkasından Nihat Doğan’ı yazmak zorunda kalmak, herhalde Türkiye solcusuna verilmiş bir ceza. Sermaye düzeni bu ülkeyi Nihat Doğan eşiğinin altına çekti ve bizler bu memleketin bu kadar düşmesine engel olamadık. Şimdi cezamızı çekiyoruz...”

 

 

           Yalnızca “sermaye düzeni” mi? 

 

 

           Cüneyt Özdemir, son dönemde gerek Radikal’deki yazılarında, gerek CNN Türk’teki “5 N, 1 K” izlencesinde, Nihat Doğan’la aynı eşikte yürüyor!

           Nedir bu eşik?

            Alper Birdal, bir tür “çukur” ya da “kara dehliz” olarak nitelediği söz konusu eşiği şu sözcüklerle pekiştiriyor:

 

 

           “Fütursuzluk, çirkeflik, görgüsüzlük, saldırganlık, dengesizlik, cehalet, yeteneksizlik, egoizm, kendini bilmezlik ve ille de piyasacılık...”

           Cüneyt Özdemir’in bugün birilerine Türkiye’yi temsil yetkisi verirken gözettiği “düzey” budur işte!