'Türkiye Yazıları' Akşamı

|

 A

Ahmet Say’la tanışıklığımız hayli eskidir. Ama onunla asıl yakınlaşmamız, 1992 yılının başlarında, Edebiyatçılar Derneği’nin kuruluş günlerinde oldu. Bu girişim sırasında pek çok yazarla, ozanla birebir görüştü Ahmet; herkesi yeni oluşuma katmak için büyük çaba gösterdi. Başarılı da oldu. Örgütçülüğü ve güven veren kişiliği ile, Türkiye’nin kalburüstü yazıncılarını bir araya getirdi. Aziz Nesin’den Melih Cevdet Anday’a, Adnan Benk’ten Vedat Günyol’a, Erhan Bener’den Tahsin Saraç’a, şimdi aramızda olmayan çok sayıda değerli yazarı ortak paydada buluşturdu. Düzenlediği etkinliklerle Ankara’da yeni bir yazın iklimi yarattı. Toplantıların düzeyini yükseltti, içeriğini zenginleştirdi. Emeği savunan bir insan olarak, etkinliklerde görev alan yazarlara “telif ücreti” ödenmesi uygulamasını başlattı. Edebiyatçılar Derneği’nin genel kurul toplantıları, o dönemde salonlara sığmayan yığınsal katılımlarla gerçek bir “yazın şenliği” ortamında yapılıyordu. Gelin görün ki, Ahmet Say, büyük bir tutkuyla yürüttüğü bu görevi, günün birinde ani bir kararla bıraktı. Ondan sonra Başkanlık sorumluluğunu üstlenen Mustafa Şerif Onaran, Ali Cengizkan, Şükrü Erbaş, Burhan Günel arkadaşlarımız da Edebiyatçılar Derneği çalışmalarını aynı saygınlıkla yürüttüler. Ama yirmi yıl sonra bugün Edebiyatçılar Derneği’nin geldiği nokta içler acısıdır. Kuruluş sürecinde Ahmet Say’la birlikte derneğe üye olanlar, örgütün yetersiz ellerde nitelik ve saygınlık yitimine uğraması üzerine bir bir ayrıldılar bu örgütten...

* * *

Kuşku yok ki, Ahmet Say’ın yazarlığı kadar önemli bir işlevi de yayıncılığıdır. 1977-1983 yılları arasında Ankara’da çıkardığı Türkiye Yazılar, dergicilik tarihimizin özgün örneklerinden biridir. Yayın Kurulu’nda Cemal Süreya, Vecihi Timuroğlu, Öner Ünalan (Ragıp Gelencik), Ali Püsküllüoğlu, Sargut Şölçün gibi adların yer aldığı; günümüzün tanınmış ozanlarından Akif Kurtuluş’un, Ali Cengizkan’ın, Salih Bolat’ın, Mahmut Temizyürek’in ilk şiir denemelerinin yayımlandığı bir dergiden söz ediyoruz... Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Türkiye Yazıları’nın yazın dünyasındaki etkisi, onun beş yıllık ömründen daha uzun süreli olmuştur.

Türkiye’de, “Adamın aptalı solcu, solcunun aptalı dergici olur!” diye yaygın bir söylem vardır. Ahmet Say yine bir “delilik” yapıp, bu önemli derginin geride kalan yazarlarını ve okurlarını otuz yıl sonra nostaljik bir gecede buluşturmayı düşünmüş. Tasarısını da bir güzel gerçekleştirmiş. 11 Mayıs Cumartesi akşamı Çankaya Belediyesi’nin Çağdaş Sanatlar Merkezi’ni dolduran yazarlar ve yazın dostları, çok nitelikli bir etkinlikte kucaklaşmanın mutluluğunu yaşadılar. Adlarını tek tek sayamayacağım kadar çok dostumuzla bir araya geldik o gece. Ahmet Say’ın, her ayrıntısını ince ince düşünerek oluşturduğu izlence çok zengindi. (Bu arada belirteyim: Gece için özel çağrılık bastırmış ve bunları her birimizin adresine kargoyla ulaştırmıştı.) Şiirle müziğin iç içe geçtiği, sıcak ve esprili konuşmaların yapıldığı etkinlikte, geçmişe yazınsal bir yolculuk yaptık. Ahmet Say’ın oğlu, ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say da gecedeydi. Ama salonda varlığını duyumsatmamak için özel çaba gösterdi sanki. Arka sıralardaki koltuklardan birinde sessizce izledi geceyi ve sona doğru yine kimseye görünmeden sessizce ayrıldı. Tanışma fırsatı bile bulamadık kendisiyle. Ali Cengizkan’ın “Fazıl Say İçin Prelüd” şiirini dinleyebildi mi, bilmiyorum.

Küçük Oturum” söyleşileri, Türkiye Yazıları dergisinin özelliklerinden biriydi. Bazen Şair Eşref de katılırdı bu söyleşilere, tabii Vecihi Timuroğlu’nun canlandırmasıyla. Küçük oturumlarda, gündemdeki sorunlar alaysamalı bir dille ve de diyalog biçiminde sunulurdu. Ahmet Say, derginin bu özgün geleneğini özel geceye de taşımak istemiş olmalı ki, sahneye dört kişilik bir masa kuruldu. Şair Eşref’in fesi bile unutulmamıştı! Ne var ki, ancak profesyonel oyuncuların altından kalkabileceği bu sahne denemesi, doğallıktan hayli uzak ve de biraz müsamere havasında geçti. Düşünce ilginçti ama uygulama pek başarılı olamadı...

Ahmet Say, geceyi açış konuşmasında, Türkiye Yazıları’nın iki temel ilkesini şöyle özetledi:

Birincisi, ileri insanlıktan yana bütün siyasal görüşlere kapımızı açarak hepsine eşit mesafede davranmak ve böylece, dönemin bütün devrimci kültür çevrelerini edebiyatın pistonu ardında toplamaktı. İkincisi ise edebiyat sanatının isterlerinden hiçbir şekilde ödün vermemekti. İşte bu iki ilke doğrultusunda hem birlik-bütünlüğe katkı getiriyor, hem de bütünleşmenin geniş verimleri olan edebiyat yaratıcılığına yol açmış oluyorduk.”

Ahmet Say, konuşmasının bir yerinde, “Yapıt sözcüğünü sevmiyorum. O yüzden eser diyorum” dedi. Bu yaklaşımı yadırgadım. Sözcükleri kendi beğeni düzeyimize göre seçmeye kalkarsak, dilde özleşme savımızı sürdüremeyiz. Hem, sevip sevmemek de son derece öznel ve değişken bir durumdur. İnsan, başlangıçta yadırgadığı bir yeni sözcüğü zamanla benimseyip rahatlıkla kullanabilir. Tıpkı, başlangıçta çatışan insanların, sonradan birbirlerini yakından tanıyınca sıkı dost olmaları gibi...

Bugün sağ kesimden pek çok yazar, vaktiyle öz Türkçe sözcüklere karşı çıkıyor, dahası bunlarla alay ediyordu. Sonra gördük ki, “Anı sözcüğü anırmayı çağrıştırıyor!” diyenler bile bu özleştirme dalgasının önünde tutunamadılar. Şimdi “anı” sözcüğü için böyle düşünen bir sağcı yazar var kaldı mı?

Demem o ki, yeni türetilmiş sözcükler konusunda önyargılı davranmayalım. Hiçbir sözcük gökten inmedi ve hiçbirinin kutsal bir yanı yok. Nurullah Ataç; onca alaya, saldırıya, kara çalmaya karşın özleştirme konusunda kararlılık sergilemeseydi, Türkçemiz bugünkü aşamaya gelebilir miydi?

Yapıt”, “yapmak” eyleminden türetilmiş, anlaşılır bir sözcüktür. Yıllar içinde belli bir yaygınlığa da kavuşmuştur. Böyle bir sözcüğü günümüzde tu kaka etmenin anlamı yoktur.

* * *

Son söz:

Ahmet Say, Türkiye Yazıları dergisine geçmişte emek vermiş insanları onurlandırmak için böyle anlamlı bir geceye imza atmakla eşsiz bir vefa örneği sergiledi. Etkinlikten sonra verilen kokteylde, herkesin ne denli sevinçli olduğunu gördüm. Dostlarına bu güzelliği yaşatan Ahmet Say’a teşekkürler...

***

KESK’in “Âkil Adam”ı


Lami Özgen, kamu çalışanlarının üst sendikal birliği olan KESK’in Başkanı’dır. Görevi, alın terini savunmak ve AKP’nin neoliberal saldırılarına karşı emekçileri korumaktır.

Ne var ki, bu zat aynı zamanda Başbakan Erdoğan’ın seçtiği “Âkil Adamlar Heyeti” üyesidir. Bu kuruldaki görevi ise, AKP’nin “çözüm süreci”ni halka anlatarak RTE’ye destek sağlamaktır...

Oysa KESK’in de içinde yer aldığı 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama girişimi, bizzat Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla geri püskürtülmüş; güvenlik güçlerinin emekçilere saldırması sonucu yüzlerce insan yaralanmıştır.

Lami Özgen, 1 Mayıs’ta birlikte davrandıkları kuruluşların yöneticileriyle daha sonra ortak basın toplantısı düzenleyerek, hükümeti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikâyet edeceklerini açıkladı. Ama aynı hükümetin görevlendirdiği “Âkil Adamlar Heyeti”nden ayrılmayı nedense aklına getirmedi!

Geçekten etik açıdan sorgulanması gereken bir durum var ortada.

Hem sendika önderliği, hem AKP propagandası bir arada nasıl yürütülebilir?

Lami Özgen artık karar vermek zorunda...

Taksim’i emekçilere yasaklayan, 1 Mayıs’ı kana bulayan hükümetin “barış elçisi” (!) olarak mı kalacak? Yoksa taşeronlaştırmaya, güvencesiz çalıştırmaya, sendikasızlaştırmaya karşı direnen “emekçilerin önderi” mi olacak?

***

 

 

Ş U T

Pabucumun sosyalisti!

Avrupa Parlamentosu Sosyalist (!) Grup Başkanı Hannes Swoboda, Tayip Erdoğan’la Beşar Esad aynıdır” diyen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’yla randevusunu iptal etmiş...

Malum, “Swoboda”, Slav dillerinde “Özgürlük” demektir. Bu yüzden, kendini “Özgür Suriye Ordusu”yla akraba falan sanıyor!

Kemal Okuyan’ın nitelemesiyle, “pabucumun sosyalisti”!

A Ş U T