Kürtçe öğrenen Diyarbakır polisi

|

Kürtçe öğrenen Diyarbakır polisi A Kürtçe öğrenen Diyarbakır polisi

Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde eşine ender rastlanan bir karar aldı. Kürt halkıyla daha doğru, iyi ve etkili iletişim kurmak için personeline yönelik bir Kürtçe eğitim kursu açan Emniyet Müdürüne göre, sadece Türkçe bilen polisin, Diyarbakırlılarla yalnızca görev icabı iletişim kurmak değil ve fakat aynı zamanda Kürtlerle onların dili üzerinden bir empati geliştirmek de gerekiyordu. Çok sayıda polisin gönüllü olarak yazıldığı kursta önce gramer ve günlük konuşma dilinde çok kullanılan deyimler öğretiliyor; ardından da polisler halkın içine karışarak onlarla pratik yapıyordu. Polislerin çoğu bu kursa katılmaktan memnun olduklarını dile getirmişti. Zira bugüne değin karşılarında hep düşman olarak belletilen Kürtlerin, bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak polisten eşit muamele görmeleri gerektiğinin ilk adımlarından biri, onlarla biraz da Kürtçe üzerinden iletişim kurmaktı. Nitekim yine geçenlerde bir general ziyaret ettiği bir Kürt evinde ev halkını Kürtçe selamlaşmıştı. Kürtler, o hale getirildi ki, bu tür jestleri bile, onca yok saymaya rağmen alçakgönüllülükle ve empatik bir biçimde karşılamaya hazırdılar. Karşıladılar da.      

Kim ne derse desin; ister bunun altında bir çapanoğlu aransın isterse aranmasın, resmi bir görevli olsa bile, bir halkın dilini öğrenmek, o halkın kültürünü öğrenmeye, haliyle o kültüre saygı göstermeye doğru atılan bir ilk adımdır. Devlet, kendi yurttaşlarını tüm farklılıklarını silip tek bir torbanın içine koyamaz. Bu yüzden Diyarbakır Emniyet Müdürünü kutlamak gerekir. Ki kendisi geçenlerde, “terörist” bile olsa, PKK’lilerin de insan olduğunu, ölümleri halinde onlara da üzülmek gerektiğini söyleyerek çok farklı bir polis portresi çizmişti. Bu tür insani yaklaşımlara Kürtler çok uzun zamandan beri aç. Hem de oldukça aç. Bir Kürt için dili, kimliği ve kültürü üzerinden adam yerine konulmak, ona inanılmaz bir haz verir. Çünkü bu durum, çok uzun zamandır tatmadığı, yaşamadığı, hissetmediği bir şeydir. Kürtler için dilleri kutsaldır; Arapça gibi/kadar kutsallık atfedilen dilleri için yapmayacakları şey yoktur. Bu noktada aklıma şu anekdot geldi: Kürt kültürü uzmanı ünlü Antropolog Martin van Bruinessen, 1980 öncesi veya hemen sonrasında bir Avrupa ülkesinde (muhtemelen Hollanda’da), bir grup Türkiyeli sosyalist grup ile sohbet ederken sıra dışı bir olayla karşılaşır. Sohbet ettiği grubun içinde Kürt sosyalistler de vardır ama bunlar Martin’le samimi sohbete pek yanaşmazlar. Fakat Martin, Türkçeyi bırakıp onlarla Kürtçe konuşmaya başlayınca, Kürt sosyalistler anında Türk sosyalistleri bir kenara itip Martin ile Kürtçe koyu bir sohbete dalarlar. Ve haliyle, bir Avrupalı ile Kürtçe sohbet, onları deyim yerindeyse, kendinden geçirir. Memleketlerinden binlerce kilometre uzakta, siyasi gurbette kendi dillerini bir yabancının ağzından duymak, anlaşılan onar için beklenmedik güzel bir andı.

Bu anekdot aslında Kürtlerin kendi dillerine verdikleri değerden çok daha başka bir noktayı, dil ve kimliklerinin aşağılanmasına, inkar ve imha edilmesine karşı gösterilen tepkinin kendisini daha radikal bir şekilde ortaya koymasını gösterir. Son zamanlarda mahkemelerde kendi anadillerinde yargılanmak için verilen mücadele, devletle inatlaşmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Kürtçeye (eski) itibarını iade etmeyi, eşit yurttaşlık hakları temelinde yaşamanın en önemli gereklerinden biri olarak gören Kürtler için anadilinde kendini her alanda; politikada, mahkemede, eğitimde ifade etmek, demokrasinin olmazsa olmazlarından biri olarak görünüyor. Dolayısıyla Kürt halkı, kendini çok uzun zamandır egemen dilde, Türkçede ifade etmeyi bir görev olarak bildi, gördü. Şimdi kamusal alanda Kürtçe ifade etmeyi bir hak olarak görüyor. Görevlerini yeterince yerine getirdiğini düşündüğü için  haklarının peşinde. Şimdi sıra Türklerde; onlar da, nasıl Kürtler kamusal alanda Türkçe öğrendiyse, Kürtçe öğrenmelidir. Tam demokrasinin yaşandığı ortak bir vatanda ancak iki halkın kültürleri bu şekilde bir görev değil, hak olarak hiç değil, sıradan bir şeymiş gibi içselleştirildiği takdirde, kimlik politikaları bir süre sonra zeminini kaybedecektir. Kürtçe, bir Türk için yabancı dil olamaz; aynısı tersi için de geçerdi. Birbirine yabancı olan iki halk için ancak dilleri “yabancı dil” olabilir. Kürt ve Türkler birbirlerine hiç de yabancı halklar olmadığı için dilleri, bölen değil, birleştiren bir zenginlik olarak her türlü demokratik süreç içinde resmi ve sivil bakışa muhatap olmalıdır.

Gelinen noktayı hiç de küçümsememek lazım; 12 Eylül sonrası hapishanelerde çocuğuna sırf Kürtçe merhaba dediği için işkence gören Kürtler olmuştu. Şimdi ise devletin çeşitli kurumlarında (okul, mahkeme, Meclis vb.) iyi-kötü Kürtçe konuşulabiliyor. Bu, Kürtlerde ortak Türkiye vatanına ilişkin iyimserlik yaratması bakımından çok önemli bir gelişme ama daha gidilecek çok yol var. Örneğin, polisler görev icabı değil de, kendiliğinden, Kürtlerle kurdukları dostluk, paylaştıkları ortak yaşam gereği Kürtçe öğrenmeye başladıklarında, bu dil öğrenme edimleri sıradanlaşacak ve biz de polise bravo demeyeceğiz. Faşist, ırkçı ve dışlayıcı söylemler, bu tür kültürel yakınlaşmalarla zayıflatılabilir. Diyarbakır, İzmir ve İstanbul belediyeleri arasındaki kültürel yakınlaşma, barış atmosferini güçlendirecek sembolik-ötesi adımlardır. Çok önemsenmesi gerekir.