Gezi Parkı, Pestisitler ve Parkinson Hastalığı

|

Gezi Parkı, Pestisitler ve Parkinson Hastalığı A Gezi Parkı, Pestisitler ve Parkinson Hastalığı

Geçtiğimiz ay “Neurology” dergisinde pestisitlere maruz kalma ile Parkinson hastalığı arasındaki ilişkileri tartışan bir makale yayımlandı. Gianni Pezzoli ve Emanuele Cereda tarafından yapılan çalışmada, bu konu hakkında 1975 ile 2012 yılları arasında yapılan bütün bilimsel yayınlar gözden geçirildi. Araştırmacılar yaptıkları değerlendirmede pestisit maruziyeti ile Parkinson hastalığı arasında güçlü bir bağlantı olabileceğini belirttiler. Tarımsal üretimde kullanılan pestisitler gıdalarda kalıntı bırakabiliyor. Beslenme yolu ile de bu kalıntılar bünyemize giriyor.

Bu konu üzerinde yapılan benzeri çalışmalar, yaşamın erken dönemlerinde, özellikle anne karnında iken pestisitler gibi toksik kimyasallara maruz kalma durumunda ileriki yaşlarda Parkinson gibi dejeneratif sinir sistemi hastalıklarına yakalanma riskinin daha çok arttığını dile getiriyor.

Akademik literatür gözden geçirildiğinde sadece Parkinson değil, Alzheimer, otizm, astım, diyabet, nefropati, dikkat eksikliği hiperaktivite sendromu gibi pek çok hastalığın toplumda görülme sıklığının artışı ile pestisit maruziyeti arasında bir bağlantı olabileceğini öne süren yayınların sayısında çok ciddi bir artış olduğu görülüyor. Ama buna rağmen pestisitlerin veya toksik kimyasalların bu hastalıklara yol açmadığını yani elde ikna edici bir kanıt olmadığını öne süren epeyce bilim insanı da var.

KANITLAR NEREDE

Sorulması gereken soru, istenilen düzeyde bir kanıtın elde edilip edilemeyeceği.

Aslını ararsanız pestisitlere maruz kalma ile Parkinson hastası olma arasındaki ilişki hiçbir zaman net olarak ispatlanamayacak. Çünkü istenen kanıtı bulmak neredeyse imkânsız! İmkansız çünkü, işte şu şey olduğunda şuna yol açıyor ve Parkinson hastalığı başlıyor diyebileceğimiz; yani ardışık geldiği için biri diğerinin nedeni olan bir “olay” ortada yok. Daha çok süreç içinde gelişen, birbiri ile etkileşim içinde olan birden çok faktörün işbaşında olduğu ve bu nedenle de gözlenmesi imkânsız bir durum veya durumlar silsilesi söz konusu.

Mevcut sağlıksız düzenin olduğu gibi sürüp gitmesini isteyenler böylesi imkânsız kanıtları istiyor ve istemeye de devam edecek! Bu bilinçli ısrar aslında ilgili toksik kimyasalın kullanılmasını kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramıyor ve aslında amaçlanan şey de budur. Yani pestisitler gibi zarar verici olduğundan kuşku duyulan kimyasalların kullanımını sınırlamaya veya yasaklamaya yönelik olarak bir şeyler yapmak çok zor oluyor.

Burada sorulması gereken esaslı soru kuşkularımızın neden yeterli olmadığı. Eğer bir kimyasalın bir hastalığa yol açtığından kuşku duyuyorsak, elde mevcut kuşkular neden yeterli olmuyor sorusunu kolayca yanıtlamak ise olanaksız. Bu sorunun yanıtını akademik değil toplumsal bir zeminde aramak gerekli.

MARUZİYETİM VAR

İnsan olmak bir şeylere maruz kalmak anlamına gelir oldu. Sadece haksız ve adaletsiz uygulamalara değil bu haksız ve adaletsiz düzenin yol açtığı sağlığımızı bozan pek çok toksik kimyasala da maruz kalıyoruz. Şurası kesin: yıldan yıla ve araştırma olanakları genişledikçe sağlığımızı tehdit eden kimyasalların sayısında da büyük bir artış olduğu gözleniyor. Toksik kimyasalların insan ve çevre sağlığı açısından pek çok zarara yol açtığına ise hiç kuşku yok.

Ama bu açık seçik gerçek bilinmesine rağmen ülkemizde bu konuların gerektiği biçimde dile getirilememesi bir zuldür. Dile getirilmesi bir yana daha geçtiğimiz ay ülkemizde düzenlenen bir gıda güvenliği kongresinde dünyaca ünlü bir biyokimya uzmanının “pestisitlerin kanser yapmadığına ilişkin görüşleri” yepyeni bir buluş ya da olağanüstü bir bilimsel gerçekmişçesine televizyon programlarından kamuoyuna ilan edildi. Oysa bilimsel kuşkuculuk gereği bu kişinin öne sürdüğü görüşlerin bir “tez”, üstelik kuşkuyla karşılanan bir tez olduğunun unutulmaması beklenirdi. Ama bu konuya hiç değinilmemesi gerçek meselenin ne olduğu hakkında gayet güzel fikir verdi: Akademik kurumlar ve meslek odaları mevcut endüstriyel sistemin işleyişinin sadece kolaylaştırıcılarıdır. Aradaki eleştirel mesafe ne yazık ki yok olmuştur. Eskiden de ne kadar var olduğu tartışılır. En azından bizim ülkemizde.

HAYATI DARALTANLAR

Bu kadar bilimsel yayın var insanları Parkinson hastası eden pestisitlerin kullanımını engelleyecek önlemleri neden alamıyoruz?” sorusunun yanıtı; “bu kadar kuvvetli bir tepki olmasaydı Gezi Parkını yıkıp yerine AVM yapmayı mümkün kılan şey neydi” sorusuna verilecek yanıt ile aynı aslında. Aynı zihniyet yapısının işbaşında olmasından kaynaklanan sorunlar bunlar.

Bireyler, sivil toplum örgütleri, akademik kurumlar ve hatta devletin asli rolü veya fonksiyonu mevcut sağlıksız sistemi ne kadar var ettiği-edeceği üzerinden tanımlanıyor artık. Aradaki bağlantıları görmek çok kolay değil. Hayat söz konusu olduğunda birbirine değmeyen veya birbirini etkilemeyen bölmelere ayrılmış yerlerde düşünüyor, okuyor, yazıyor veya eyleme geçiyoruz. Böyle olması da dayatılıyor zaten. Hayatlarımızı daraltan, dünyayı giderek daha yaşanmaz bir yer haline getiren her şey birbiri ile bağlantılı. Kapitalizmi ya da günümüzde büründüğü şekliyle neoliberal sistemi var eden ilişkiler ağına müdahale etme olanakları hiçbir dönemde günümüzdeki kadar kısıtlanmamıştı.

HAYATTAN YANA DURANLAR

Çocuklarımızın ne yediğine, işyerinde soluduğumuz havanın neden bu kadar kirli olduğuna ya da neden böyle bir hayatın içinde yaşadığımıza işaret eden -gündelik hayatla ilgili- her sorun politik bir öz taşıyor aslında. Birbirine sıkı sıkıya bağlı ve aynı şeyden köken alan bu sorunların çözümü mevcut sisteme güçlü bir itirazın dile getirilmesine bağlı öncelikle.

Gezi Parkı Eylemleri bu itirazın mümkün olabileceğine işaret etti. Ama mevcut sistem karşısına hiçbir engel çıksın istemiyor. Hayattan yana duran çevreci, aktivist veya kestirmeden konuşursak “hakikat” dediğimiz şeyi dile getirme konusunda cesaretini ve kararlılığını yitirmemiş her yaştan bir avuç insanın bile bu kadar şiddetle bastırılmaya çalışılmasına biraz da bu gözle bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Sistemi değiştirmek gerekliliğine işaret eden kişi ve kurumların diğerleri ile teması çok sınırlıyken; sistemi var edecek veya pekiştirecek kişi ve kurumların birbirine sıkıca temas ettiğini ve çok kolayca işbirliğine gittiğini görüyorduk.

Ama farkında mısınız? Aslında biz de kolayca işbirliği yapabiliyor ve bir araya gelebiliyoruz; bunu gördük. Şu anda yitirilmemesi gereken tek şey bu.