Kırmızı Converse

|

Kırmızı Converse A Kırmızı Converse

Sinop’tan başlayıp Samsun üzerinden Trabzon’a doğru ilerleyen “Kürt istilası” vatanseverler tarafından son anda önlendi. Vatan bir kez daha kurtarıldı ve eski haline, fabrika ayarlarına, geri döndürüldü. Kim kimi hangi dağda öldürüyorsa bu mesailere devam edilsin mesajı bir kez daha kararlılıkla verilmiş oldu.

Ancak vatansever hınç bu kez linçle tamamlanmadığı için alandakiler biraz buruklukla ayrıldılar olay mahalinden. Polis elini gaza bulamayacak olmanın verdiği bilinç ve rahatlıkla görevini huzur içinde yaparken, bu devletin yananlara, yakılanlara, boğazlananlara, tecavüz edilip öldürülenlere sadece baktığını bir kez daha göstererek aziz milletimin hiçbir işe yaramayan kolektif hafızasını da tazelemiş oldu yeniden ve yeniden.

Oysa öldürerek insanları tüketebileceğini, hak ve eşitlik arayanları boğazlayarak onları sindiremeyeceğini Osmanlı’dan sonra anlamıştır diye düşünüyordum bu toplum. Osmanlı gibi kafa kesmek yerine kültürel kırımı bir yöntem olarak seçivermişti uzunca bir süre. Ermenisini “döl”, Alevisini “anası-bacısı”, Arabını “pislik”, kadınını “kaltak”,  kelimelerine bulayarak küfürlerden küfür üreten bu “misafirperver” coğrafya Dersimlilerin anasını bellerken bile soğukkanlılığını yitirmemişti. Öyle de hümanisttir bu topraklar. Ermeni katliamının karşısına Hocalı’yı, Sivas’ın karşısına Başbağları koyar ki suç üstünde kalmasın. Oysa bilmez ki her yerde öldürülen aynı nedenden öldürülmüştür. Hocalı’da ya da Dersim’de öldüren ve öldürülen birdir.

Dersim’de küçük bir kız çocuğu taşa vurula vurula öldürülürken ve bu olay o günü yaşayan vicdan sahibi askerlerin anlattıklarıyla gün yüzüne çıkıyorken, o vahşet günlerini hala vatan millet edebiyatıyla savunanların kendisine “solcu” dediği aklı karışmış bu ülkede neyse ki “iyi” şeyler de olmuyor değil. Daha geçenlerde oğlunun cenazesinin peşinde bir ömür tüketen bir Ana, Berfo Ana öldü de, çok şükür bir düşmandan daha temizlendi bu topraklar. Berfo Ana’nın takatsiz elleri oğlunun katillerinin yakasından düştü de devlet görevini daha rahat yapar hale geliverdi.
Adam, kendi kafasında herkesten önce böldüğü bir ülkede, “Kürt istilasını” durdurabilmek için ayakkabısıyla bir Kürt ezer gibi eziyor aracı. Patenti ABD’ye ait olan, üretimi Çin’de yapılmış, dağıtımı Türkiye’nin sermayesince gerçekleştirilen Converse ayakkabıyla Kürt istilasını durdurduğunu sanarken asıl istila edenlerin ayağındaki ayakkabıya bile girdiklerinin farkında olmadan vuruyor. Ona sorsan, sağlık alanında çıktı çıkacak olan kamu-özel işbirliği yasasının bu ülkenin 130 milyar dolarını daha peşkeş çekmek demek olduğundan ve o paranın ayağındaki ayakkabıyı da ondan çekip alacağı anlamına geldiğinden zaten bihaber.

Bu vurdukça vuran delikanlı, ülkenin en yoksul 3 milyon 761 ailesinin yılda ortalama yalnızca 1 ayakkabı alabildiğinden haberi olsaydı, bu vatanın aslında neden bir türlü “kurtulamadığını” da idrak edebilir miydi? Acaba ayağındaki ayakkabı da o yılda bir kez alınabilen ayakkabılardan mıydı? Bir zamanlar, olmayan bir laikliği korumak adına kendi otoriter zihniyetlerini inşa edenler vardı şimdi de kıçındaki don bile uluslararası sermayeden ödünç alınmış bir vatan adına vatan kurtarmaya çalışanlar.

Kürt hareketine gelince. Kendilerini anlatmaya Karadeniz’den başlamaları doğru mu yanlış mı bilemem. Bu siyasi hareket oturur kendi muhakemesini yapar elbette. Yarar-zarar oranını ortaya koyar, yeni bir strateji geliştirir ya da geliştirmez. Bu beni ilgilendirmez. Beni ilgilendiren şey bu ülkede konuşmaya çalışan hiç kimsenin linçle tehdit edilememesinin sağlanmasıdır. Kürtler faşizmden yeterince çektiklerinden, şimdilik o dile karşı mesafeli durumdalar ve bu barış umudunu artırır bir şey. Ancak zaman zaman, Osmanlı nasıl Bizans’tan öğrendiklerini uyguladıysa, Kürt hareketi de eleştirdiği Kemalizm’den öğrendiği şeyleri mi uyguluyor diye geçirmiyor değilim içimden. Ortadoğu yeniden pay ediliyorken ve lanetli bir gelecek önümüze konmuşken, onlar çoktan tarihsel bir özleme sarılıp uyumaya başladılar gibi. Kemalizmin en büyük sorunu hep büyük bir hikayeyle küçük ve sıradan hikayelerin güzelliklerini yok edebilme kapasitesiydi. Oysa o küçük ve sıradan güzellikler insana, yani devleti ve vatanı anlamlı kılana aitti. Bu meseleyi sonra tartışabiliriz. Ancak ben sosyal medyada ve başka alanlarda Türkiye solu hakkındaki olumsuz düşüncelerin de Kürt hareketinin diline sirayet ediyor olmasını kaygıyla izliyorum. Bu küçük işaretler bile hem barışın dilini savunmak için Karadeniz’de kendilerini taşlara siper edenlerin yüreğini incitmişe benziyor hem de geleceğe yönelik kaygıların artmasına neden oluyor. Eğer Kürt hareketi bu birlikte yaşam dilini solla bile sağlayamazsa ve kendi hikayesini bu coğrafyanın geri kalanına rağmen kurmaya çalışırsa Converse ayakkabıların envai renklerini ülkenin tepesinde görmek kaçınılmaz duruyor. Vesselam.