Yoğurt

|

Yoğurt A Yoğurt

Beşiktaş’a 1 sene, Fenerbahçe’ye 2 oda 1 salon men cezası geldi UEFA’dan. Bu iki takım taraftarı hariç hemen herkes “Oh olsun” ruhhalinde. Bu ruhhalinde olmayanın sahte endişesi ise “Türk futbolunun imajı zarar görüyor” diye. Yerseniz. Esas endişe yine öze dönük; bu iki kulübün men olduğu süreçte Avrupa’ya gitmek için lig tablosunda baraj orta sıralara kadar düştü. “Kazara biz hak kazanırsak da, bunlar yüzünden Türk takımlarına genel bir yasak gelirse gidemeyiz.”

Çok şeyin dönüp dolaşıp aynı samimiyetsizliğe takılması yeterince can sıkıcı. Üstelik, Gezi Parkı gündeminden pek çok konuda memleketle ilgili, tam da samimiyetsizliğe dayalı olumsuzlukları hayatımızdan çıkarabileceğimize kendimizi inandırmaya başlamışken bunun olması ayrıca sevimsiz. Orada yanyana görünce helal olsun dediğimiz renkler, o renkler çime inmeye yaklaşınca yine nanik yarışına girdi çünkü. Yine varamadık tüme.

Türkiye’de bir dava görüldü. Menfaati, kendine daha önce yapılanların intikamının alınıyor olması nedeniyle görmemezden gelme çabası olmayan hemen herkesin hemfikir olduğu şekliyle, delil eken, tanık yaratan bir sözde hukuk sürecinin aracı mahkemeler gördü bu davayı.

Aynı yöntemleri izledi. Gizli tanıklar üretti. Deliller uydurdu. O delillerin, iddiaların pek çoğu çürütüldü. Aynı iddialarla yanyana duran pek çok yan iddia görmezden gelindi, çünkü odakta onlar yoktu vesaire. Ama bir senede, herkesin gözü önünde yürüdüğü için inanılırlığı su götürmeye başlayan dava ülke hukuk tarihindeki örneklerinin aksine bir senede bitirildi.

Ne oldu? Sanki savunma makamı hiç bir duruşmaya gelmemiş, gelmişse de ağzını bile açmamış gibi, iddianamede ne varsa karar metnine ceza olarak yansıdı.

Aynı mahkemenin, sadece sözde tek taraflı olabilirmiş gibi gözüken kararına paralel bir UEFA kararı çıktı geçtiğimiz hafta. Fenerbahçe ve Beşiktaş şike yapmışlar ve/veya teşvik vermişler. Sadece ikisi suçlanıp cezalandırıldıklarına göre herhalde Fenerbahçe Beşiktaş maçlarını satın almış, sonra da üzüntüsünden Beşiktaş’ın (herhalde) Trabzonspor maçları için Beşiktaş’a teşvik primi vermiş. Veya Beşiktaş yapmış aynısının tersini. Ne Büyükşehir Belediyespor’a, ne Sivasspor’a, ne Eskişehirspor’a, ne Karabükspor’a, ne Ankaragücü’ne, ne Gençlerbirliği’ne, ne de Trabzonspor’a “Sen de gel bakalım” demiş UEFA. Aynı davanın tarafı, Fenerbahçe’yle Beşiktaş şike/teşvik olaylarına karışmışsa sözde paraları alan, menfaat elde eden başka kimse yok.

Türkiye’deki davanın böyle yürümesi ÖYM üzerinden çok şaşırtıcı değil tabii de, UEFA’nın ÖYM’nin İsviçreli kötü kopyası gibi davranması neden dedirtmiyor mu?

Fenerbahçe 1 sezon TFF kararıyla (altını çizmek lazım) Avrupa’dan men edilmiş, bir sonraki sezon bu sefer UEFA tarafından kupalara dahil edilmiş. Hatta UEFA’nın eskiden kendi adıyla anılan, Europa Kupası’nda finalin dibinden dönmüş. Sahi, Fenerbahçe kazara kupayı kazansaydı, iki men arasında nasıl ve neden kupaya katılmasına izin verildiğini Fenerbahçe’nin saf dışı bıraktığı kulüpler UEFA’ya sormaz mıydı? Düşünsenize, bir sezon kendi federasyonu göndermemiş, bir sezon UEFA men etmiş. Aradaki sezonda, her nasılsa katıldığı kupayı kazanmış Fenerbahçe? Marsilya, AEL Limasol, Borussia Mönchengladbach, BATE Borisov, Victoria Plzen, Lazio, Benfica, (ve bu senaryoya göre) Chelsea “Bana mı gıcığın vardı be UEFA?” demez miydi? Ha, Benfica’dan önce saydığım kulüpler daha hâlâ da diyebilir bu karar kesinleşirse. “Sen nasıl izin verdin, uyudun mu koca bir sezonda? Sen onu kupalarına kabul ettiğinden bu yana çıkan yeni delil yok, mahkeme kararı yok. 2012-13 sezonu başında ne varsa aynısı var, o sezon kabul ettin de şimdi niye etmiyorsun?” demezler mi? Demelilerdir.

Ama işte, UEFA da (ve tabii FIFA ve altındaki diğer konfederasyonlar da) aslen, herkesin bildiği gibi, ÖYM’lerden çok farklı değil. Şikenin, teşviğin havada uçuştuğu, rüşvetin, yolsuzluğun diz boyu, bırakın diz boyunu, adam boyu olduğu bu yapıların içerideki yapılardan daha adil olacağını düşünmek de bizim birazı kendi ulusal aşağılık kompleksimizden kaynaklanan safdilliğimiz.

En acısı da, en başta dediğim gibi, sistemin ve ülkedeki düzenin kalabalık içinden seçip, diğerlerine mesaj göndermek için bel kemiğine tekmeyi bastığı şey yeniden spor kulüpleri olunca Gezi’deki omuz omuzalığın dağılmış olması. Yoksa o şike yapmış, bu teşvik vermiş, veya vermemiş, suçluymuş, masummuş meselesini geçeli çok oldu. Bugün olan, sistemin, düzenin vururken “kime” vurduğuna bakıp ona göre söylem yetiştirmek. Bunun samimiyetsizliğini bünyemizden atabileceğimizi göstemişken yakın zamanda, üzerinden çok geçmeden yine kendi menfaatimiz adına susmayı seçmek.

Herkesin yoğurdu ak ötesi. İki sofra arası ne olduğu kimsenin, yine, umrunda değil gibi.