Su hayattır!

|

 Su hayattır! A  Su hayattır!

İlk akla gelenin aksine bu slogan, bugün Türkiye’de suyu satış ürünü olarak pazarlayan şirketlerden birinin reklam sloganıdır. Aynı şirket, internet sitesinde sattığı suyun insan yaşamı için zorunlu bir öğe olduğunu da söyle açıklamaktadır;

(I)Günde 2 litre su içilmelidir. (II) Vücuttaki su oranının yeterli düzeyde tutulması yaşamsal önem taşıdığından vücuttan kaybolan miktarlarda su alınması zorunludur. (III) İnsan vücudundan normal koşullarda ortalama günlük, deri yoluyla 500 ml, akciğerlerden solunum yoluyla 300 ml, idrar ile böbreklerden 1500 ml ve bağırsaklardan 200 ml olmak üzere toplam 2500 ml su kaybı olur.“Su, hayat için elzemdir”

Aile bütçesinden bir bakışla yaşamsal öneme sahip suyu incelediğimizde, 4 kişilik bir ailenin her bir bireyinin günde 2 litre su içtiğini düşünürsek, ailenin sadece içme suyuna ödediği bedel 100 liradır. Buna temizlik, yemek vb hayati faaliyetlerdeki su kullanımı da eklenirse yaklaşık min. 200 lirayı bulmaktadır. Özetle sağlıklı ve insana yakışır bir yaşam için gerekli su ihtiyacını karşılamada asgari geçimli 4 kişilik bir ailenin suya ayırdığı bütçe, gelirinin dörtte biridir!

Evet su hayattır, yaşama devam edebilmek için nefes aldığımız hava, üzerine bastığımız toprak kadar da lazımdır. Ve su haktır! Lakin tüm dünyadaki neoliberalizmin daha katı piyasacılık eğilimiyle beraber AKP yönetimindeki ülkemizde de su sadece parası olanın hakkıdır. Serbest piyasanın spekülatif ruhuyla da giderek pahalılaşmakta, yoksul halkın erişimine hızla kapatılmaktadır.

Su hakkının bugün yasal korumayla güvence altına alındığı ülkelerden biri, Bolivya. Bolivya güzel bir örnek olduğu kadar suyun ticarileştirmesini dayatan Dünya Bankası baskısına-en vahşi uygulamalara büyük direnişlerle karşılık veren, halkının suyuna sahip çıkarak geri kazandığı bir ülke olarak da önemli bir mücadele deneyimidir. Kısaca göz atmak, bu anlamda hafıza açıcı olacaktır.

Yaşam mücadelelerinin en başında gelen su mücadelesi Bolivya’da 1999 yılında başlamıştır. Yaklaşık bir buçuk yıl süren ve 2000 yılının Nisan ayında sona eren savaşın sebebi, Bolivya'nın su kaynaklarının/içme suyunun Dünya Bankası talimatıyla iktidar eliyle özelleştirilmek istenmesidir. Dünya Bankası’nın direktifleriyle dönemin Bolivya hükümetinin su kaynaklarını İtalya, İngiltere ve ABD menşeli çokuluslu şirketlere satmak istemesi, halkın daha sonra büyük bir direniş ve zafere dönüşecek tepkisine neden olur. Hükümetin bu dönemde suların satışına yönelik hazırladığı kanun o denli vahşi bir sömürü mantığıyla hazırlanmıştır ki, yağmur sularını bile halkın kullanımına yasaklamıştır. 1999’da ilk su özelleştirmesi Bolivya’nın en yoksul kentlerinden biri olan Cochabamba’da uygulamaya konulur. Suyun ABD’li küresel Bechtel şirketine satılmasıyla kent halkı daha önce ödediğinin 3 misli suya para ödemek zorunda kalır ve bütçesinde suyun maliyeti arttıkça diğer sağlık, eğitim, gıda gibi harcamalarından büyük oranda kısmak zorunda kalır. Katı yasaların hızla hayata geçirilmesinin ardından kent içinde aynı hızla halk, suyun ticarileştirilmesine, su haklarının yok edilmesine karşı örgütlenerek büyük bir direnişi başlatır. 1 yıl sonra ise bu direniş mücadelesi tüm Bolivya’ya yayılarak geniş bir toplumsal muhalefete dönüşür.

Cochabambalılar’ın başlattıkları ve tüm Bolivya’nın büyüttüğü bu direniş mücadelesi tarihe “Su Savaşları” olarak geçmiş, kanunun halkın talepleriyle düşürülmesi ve suyun halka geri verilmesi ile bir halk zaferine dönüşmüştür. Bu direniş mücadelesinin büyüyerek bir toplumsal mücadeleye dönüşmesi sadece kanunu değiştirmekle kalmamış, iktidarla birlikte ülkenin siyasi yapısını değiştirmiştir. Emperyalizme ve onun bu özelleştirmelerini de kapsayan neoliberal uygulamalarına bağlı hükümeti 2006 yılında indirmiş, yerine Fidel’in yoldaşı EvoMorales’i getirmiştir. Morales seçildiğinde Bolivya halkına ülkenin doğal kaynaklarını doğalgazdan suya kadar özelleştiren 20 yıllık serbest piyasa ekonomisi reformlarının hızla geriye çevrilmesi sözünü vermiş ve verdiği sözü su hakkını yasal güvence altına alarak büyük ölçüde gerçekleştirmiştir.

Küreselleşen sermayenin iktidar eliyle halkın suyuna hatta yağmuruna bile el koymasına karşı başlatılan ve toplumsal mücadeleye dönüşerek iktidarı kendi iradesiyle değiştiren halkın su hakkı mücadelesi, bugün aynı saldırıyla karşı karşıya kalan tüm halklar için de önemli bir mücadele deneyimi oluşturmaktadır.

Söz açılmışken, 2010 yapımı “Yağmuru Bile” filmi bu kapsamda izlenmeye değerdir. Bolivya su savaşlarını anlatan film, aynı zamanda Kristof Kolomb üzerinden Güney Amerika'nın nasıl sömürgeleştirildiğini, bugün suya-yağmura bile göz koyan sömürgecilik zihniyetinin 500 yıl sonra bile nasıl değişmediğini ortaya koyan bir filmdir. Film, Kolomb’un Güney Amerika’ya gelişini konu alan bir belgesel çekmek üzere bir İspanyol ekibin Bolivya’ya gelişiyle başlar. En ucuz işgücünü buldukları Cochabamba kentinde çekimlere başlarlar. Belgeselde Kolomb’un işgaline karşı muhalif yerliyi oynayacak Daniel karakteri gerçek hayatta su hakkı mücadelesinin en aktif militanlarından biridir. Danile’in filmde Kolomb’a karşı verdiği mücadele gerçek hayatta, bir 500 yıl sonrasının çokuluslu şirketlerine, dönemin siyasi iktidarına verdiği mücadeleyle iç içe geçer. Başta hayli kibirli olan ve mücadeleleri salt bir kaostan ibaret gören İspanyol ekibin Danile ile olan ilişkileri, kentte mücadelenin büyümesiyle farklılaşır, filmin sonlarına doğru kendilerini barikatların ardında Danile ile birlikte bulurlar. Lakin en fazla akıllarında kalan ise Danile’nin şu sözü olur: “Anlamıyorsunuz değil mi? Su Hayattır!”