Çocuklar helalleşmez

|

Çocuklar helalleşmez A Çocuklar helalleşmez

Keje Bemal, bir Rehabilitasyon Merkezi’nde karşılaştığı 13 yaşındaki Sibel’e soruyor.
“-Kürdçe konuşmayı biliyor musun?
-Hayır. Kürdçe pis bir dildir!
-Kürdçe neden pis bir dildir Sibel?
....
-Yani mesela okulda konuşunca arkadaşlarınız sizinle konuşmuyor. Sizi öğretmene söylüyorlar. Herkes bizimle dalga geçiyor. Neden öğrenmemişsiniz Türkçeyi diyorlar. Arkadaşlarım benimle dalga geçtiği için bende artık istemiyorum Kürdçeyi. Pis bir dil!
-Peki annen baban Kürdçe mi konuşuyor evde?
-Evet.
-Sen eve gittiğinde annenle Kürdçe mi konuşuyorsun?
-Şey Hocam ben artık asla Kürdçe konuşmak istemiyorum! Pis ve kötü bir şey. Kürdçe konuştum diye bana “deli” diyip buraya gönderdiler.
-Peki annen Kürdçe konuştuğu için sence deli mi? Pis bir kadın mı?
-Yok Hocam ama şey… Evde konuşuyor o. Okulda Kürdçe konuşursan pis! Onun için ben konuşmak istemiyorum.”



Bemal, içine kurt düşmüş araştırmacılardan. İstanbul’un varoşlarındaki rehabilitasyon merkezlerini gezerek yöneticileriyle ve çocuklarla konuşuyor. Uygarlık iddiasındaki dünyayı sarsacak bir uygulamayı faş ediyor. Türkçe bilmeyen Kürt çocuklarının derslere adapte olamadıkları için rehabilitasyon merkezlerine gönderildiğini, bu çocukların oralarda da kırmızı kurdele yerine ‘zeka geriliği’ raporuyla onurlandırıldığını öğrenmiş oluyoruz.
Milletvekili Levent Tüzel, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın cevaplaması için TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi verdi. Tüzel, “Bakanlık, öğrencilere yapılan tanımın ne olduğunu, bu merkezlerde kaç çocuğun olduğunu belirlemeli. Bu konuda bir Meclis araştırma komisyonunun açılmasına ihtiyaç var” diyor.

Helalleşmenin sağaltıcı kollarında barış rüyasına yatmış bir ülkede başlanması gereken nokta, çocukların yürekleridir.  İlk iş çocukları okşayarak edilir barış yeminleri. Her 30 yılda bir insan hayatlarından bilançolar çıkararak helalleşmeye oturmak istemiyorsak yaralı çocukları kucaklayıp artık çocukların yaralanmaması için seferber olmalıyız. Çocuklar, yaralarımızın taşıyıcılarıdır. Anasının konuştuğu dilden korkan çocukların kuracağı barış kalıcı olmaz.

***

Utanmazlıkta sınır tanımayan gazeteciler (ustg)

Gürleyerek, esip savurarak, kasıp kavurarak geliyorlar. Bir çığ gibi büyüyorlar. Ama içlerinden biri, gerçekten de rakiplerine fark atıyor. Kendisi, üstelik bir zamanlar okur temsilcisi olarak görev yapmış ve o zamanlar besbelli susuzluğundan otlayamamış bir USTG. Hasan Cemal’i işten çıkarmış bir zat. Zamanımızın ruh gibi kahramanı. Basın tarihine de bu rütbeyle geçeceğini biliyor olmalı.

Helalleşme arsızı olmuş bir camiadır, necip Türk basını. Birbirinin kuyusunu kazan, birbirini ihbar eden, evini bastıran, işinden ettiren, kara çalan güç budalaları bir arada, kol kola, geçici ittifaklar halinde geçinir giderler. Bir yılda beş kere helalleşmiş olanları vardır. Laçka olmuş şahsiyet yoksunları, kendi yedikleri herzeleri de başkalarının herzelerini de unutuverirler.

Milliyet’in sonradan görme demokratı da bu laçkalığa güveniyor besbelli. Pişkinlik yolunda çabalıyor, zamanın ruhuna yakarıyor ama Özkök’ün sivilcesi olabilir ancak. Şu bölümü birlikte okuyalım. Mantık burkulması, ahlak sürçmesi, dil zaafı ve benzeri hasarlara bir bakalım:

“Hasan Ağabey’in yazamaz duruma düşürülmesinde ‘gazete yönetimini’ suçlayanlar, İmralı zabıtlarını yayımlayarak ‘editoryal bağımsızlık’ ilkesine sonuna kadar sadık kaldığımızı nedense unutuyorlar.

O haberi yayımlarken, ne gazetemizin sahibi Erdoğan Demirören’e ne de Ankara’daki hükümet yetkililerine sordum. (Aferin.)

Hasan Cemal, salı günü yazılarına başlayacaktı.

Başbakan’a yanıt ve ‘medyadaki sermaye yapısını’ sorgulama konusundaki ısrarı nedeniyle, yayımlamadım. Erdoğan’a yanıtını zaten 2 Mart’ta vermiştik. Erdoğan Demirören’le ilgili tercihimizi ise aylar öncesinde topluca yapmıştık. Kürt meselesinin çözüm süreciyle medyada yüzyıllık kavram olan ‘sermaye yapısı’ tartışmasının herhalde zamanı değildi! (Bekçi Murtaza)

Yazıyı basmadığımdan sayın Demirören’in sonradan haberi oldu! (Peki gözleri doldu mu?)

Hasan Cemal, o yazıda ısrarın gazeteyle ‘vedalaşmak’ olacağını biliyordu. (Senin sonun olacağını da biliyordu muhtemelen)

Çünkü gazetecilikte mesleki etik kadar, gazeteci-yayıncı ilişkilerini tanımlayan ‘iş etiği’ de geçerlidir.

Yayın yönetmeni olarak o ilkeyi gözetmek de görevimdir ve Milliyet’in logosunda ‘Basında güven’ yazmaktadır.

Hasan Cemal her zaman sevgi ve saygıyla anacağımız meslek ustamızdır.

Veda ve teşekkür yazısında belirttiğim gibi köşesi gelecekte de kendisine açık olacaktır. (Hangi gelecekte?)”

Kendi geleceğini garanti altına almış olduğuna inanıyor. Gelecekte de kapıyı ben tutacağım nasılsa, demiş oluyor.
Şahsen kendisiyle asla helalleşmeyeceğimi belirtmek istiyorum. ‘Helal olsun’ u nereden işitmişse oraya gitsin.

***

Bu Cumartesi 418. kez Galatasaray’dayız


90’lI yıllarda bu topraklarda egemen olan devlet terörü ana akım medya tarafından  perdelendi. Yakılan köyler, devletin yurttaşlarını öldürmek için kurduğu çeteler,  ölüm kuyuları, toplu mezarlar, işkencede ölenler, infaz edilenler, gözaltına alınarak kaybedilenler büyük medya için haber değeri taşımadı.

Sesi susturulanların sesi olmak, işlenen insanlık suçlarını teşhir etmek için bir avuç gazeteci yaşamlarını ortaya koyarak mesleklerini icra ettiler. Gerçeği topluma ulaştırma mücadelesi verirken işkence gördüler, bombalandılar, infaz edildiler, gözaltında kaybedildiler. O gazetecilerden biri de Özgür Gündem Gazetesi’nin 19 yaşındaki Urfa muhabiri Nazım Babaoğlu’ydu. 12 Mart 1994 sabahında Anadolu Ajansı Muhabiri Murat Yoğunlu Özgür Gündem Bürosu’na “Çok önemli bir haber var, bir muhabiriniz mutlaka Siverek’e gelsin “ diye telefon etti. Bu telefon üzerine Siverek’e giden Nazım orada gözaltına alınarak dönemin DYP Urfa Milletvekili Korucubaşı Sedat Bucak’ın evine götürüldü ve kaybedildi.

Tüm yasal girişimler sonuçsuz kaldı. Hukuk işletilmedi. Anne Makbule Babaoğlu, 19 yıldır, 19 yaşındaki oğlu Nazım’ı arıyor.

418. buluşmamızda  “ Halkın hakikati öğrenme hakkını savunurken kaybedilen Nazım Babaoğlu’nu unutmayacağız! Onu aramaktan vazgeçmeyeceğiz!” diyeceğiz.

Sizi de hakikate sahip çıkmaya, mektubuyla aramıza katılacak Makbule Babaoğlu’nun sesine ses katmaya çağırıyoruz.

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi
Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon


Bilgi notu: 2011 yılında Erzurum E Tipi Cezaevi’nden Aydın Sevinç isimli şahıs, JİTEM için çalıştığını ve JİTEM’in talimatı ile 1994 yılında Özgür Gündem gazetesi muhabiri Nazım Babaoğlu’nu katlettiklerini itiraf eden bir mektubu Urfa Barosu’na gönderdiği ortaya çıktı.
Dicle Haber Ajansı’nın (DİHA) ulaştığı mektupta, Sevinç, “1993 yılında 'Hırsızlık Çetesi' adı altında kendimizi tanıtarak JİTEM için çalışıyorduk. O dönemde JİTEM'in talimatıyla Urfa nüfusuna kayıtlı Nazım Babaoğlu isimli yurttaşı kaçırdık, infaz ettik, cesedini de gömdük" diye yazıyor.