Diren Arkeolog

|

Diren Arkeolog A Diren Arkeolog

Yaklaşık iki haftadır kazıdayım, 1992 yılından beri aynı kazıya, aynı şehre, aynı köye geliyorum, aynı manzaraya bakıp sabah güneş doğmadan aynı patikayı izleyip, aynı tepeye çıkıyorum. Bunu sadece ben yapmıyorum elbette. Yaz aylarının gelmesiyle birlikte Türkiye’nin dört bir yanında çalışan arkeologlar onlarca yıldır, bu yıl kazılara katılan öğrenciler ise ilk kez yaşıyor. Kulağa romantik geldiğinin farkındayım, itiraf etmeliyim ki böylesi bir romantizm pek tarzım değildir. Arkeolojik kazılar çoğunlukla zamana karşı, sınırlı bütçelerle büyük bir özveriyle sürdürülen çalışmalardır. Disiplinin geleneği dur durak bilmeden gece gündüz arı gibi çalışma üzerine kuruludur. Dahası arkeologlar sadece kazı yapmazlar. Bütçe düzenlemeleri, ekibin yemek ve barınma sorununu çözülmesi, kazı yapılan alanın kamulaştırılması, sit alanı olarak tescillenmesi, işçi alımı, ücret bordroları, SSK primleri, Kültür Bakanlığı, Dışişleri, İçişleri bakanlıkları yazışmaları, jandarma bilgilendirmeleri gibi türlü bürokratik işlerle uğraşmak da işin parçasıdır. Bu yük çoğunlukla kazı başkanlarının omuzlarındadır, haliyle arkeoloji maceradan maceraya koşan Indiana Jones hikayesi değildir.


  Muazzam kültürel mirasla bezeli güzel ülkenin yalnız ama gururlu arkeoloğu yaz ayları gelince gazetelerde “kazılar başladı, bilmem nerede Roma mozaiği açıldı, başka bir yerde nadide arkeologlarımızdan biri en eski patlıcan motifini buldu, bir diğeri eski bir kenti ayağa kaldırdı, turizme kazandırdı” şeklinde haberlerle hatırlanır. Kışın da yeniden unutulur, sahneye defineciler ve arkalarında bıraktıkları tahribat çukurları çıkar. Gerçi, eksik olmasınlar, Ertuğrul Günay’ın arkeoloji sevgisi, başbakanın çanak çömlek nefreti derken medyanın arkeolojiye ilgisi geçmiş yıllara oranla hatırı sayılır bir ivme kazandı. Eskiden mezar kazıcısıydık, büyük usta sağ olsun, sayelerinde bir kaç çanak çömlek peşinde koşan heveslilere terfi ettik. Doğrusunu isterseniz, arkeologlar da yaftalandıkları bu sıfatları değiştirmek adına özel bir çaba içinde hiç bir zaman olmadılar. Devlete muhtaç, devletle ilişkilenen varlık nedenlerini dahi sorgulamayan arkeologlar her yaz kazmaya devam etmekte. Oysa, devlet başla dediğinde başlayan, dur dediğinde duran bir disiplinin bilimsel özgürlüğü ziyadesiyle tartışmalıdır. Devlet Arkeoloji ilişkisi bir başka yazıya kalsın, ben sadede geleyim.

İstanbul’dan uzak, kağnı hızında internet ve gazetesiz bir ortamda gündemi nasıl yakalarım, bu hafta gazeteye ne yazarım diye düşünürken, içinde bulunduğum ortam bir anda gündemin merkezine oturdu, hatta demirledi, duran adamdan sonra durdurulan arkeologlardan biri olarak bu sıradışı anın bir parçası oldum.

Ne mi oldu, ülke çapında tüm yerli kazı ve araştırma projelerinde mal ve hizmet alımına ilişkin yönetmelik çerçevesinde yapılan işlemler için Danıştay yürütmenin durdurulması kararı verdi. Yani, TMMOB Mimarlar Odası Başkanlığı’nın Kültür Bakanlığı aleyhine açtığı davaya ilişkin yargı kararı uyarınca bu mevcut yönetmelik çerçevesinde herhangi bir işlem yapılaması imkansız hale geldi. Kısaca, kazılar durdu.

Durmak demek, bir anda arazide donup kalmak değil, malaları ve fırçaları şezlongun yanına bırakıp kızgın kumlardan serin sulara dalmak hiç değil. Şu an Türkiye’nin farklı yerlerindeki kazı ekipleri kendi olanaklarıyla çalışma derdindeler. Haftayı, ayı nasıl çıkarırız diye kara kara düşünüyor, bilimsel programlarının aksamasını nasıl telafi edeceklerine kafa yoruyorlar.

Bilimsel sorular, yemek masrafları, ulaşım imkanlarının kesintiye uğraması kadar önemli bir başka sorun da, her yıl “kazıcılar gelsin de cebimize üç beş kuruş girsin, bir miktar sigortamız işlesin” diye bizleri bekleyen civar köy ve kasaba halkının durumu. Çalışma hevesleri ve para kazanma planları yerini belirsiz bir bekleyişe bıraktı. Yani duran sadece arkeolog değil, arkeolojik kazılarla ilişkilenen herkes.

Yaşanan bu olumsuzluğa ilişkin bilgilendirme yazısı dışında bizlere acil bir “B” planı önermeyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün kriz yönetimi konusunda ne denli başarısız olduğunu görmüş olduk. Şimdi elimiz kolumuz bağlı oturmuş yeni yönergenin hazırlanmasını, imzadan çıkmasını bekliyoruz. Dahası yeni yönergenin bizlere ne tür bürokratik engelleri beraberinde getireceğini bilmiyoruz. Anlayacağınız duruyoruz, kazılıp yeniden gün ışığına çıkarılmayı bekleyen bir Apollon heykeli gibi.