Mursi, Menderes, Erdoğan

|

Mursi, Menderes, Erdoğan A Mursi, Menderes, Erdoğan

Demokrasiyi sandığa kilitleyenler, darbeye alkış tutmaya hazır kitlelerle karşı karşıya kalıyorlar. Ne acı!

Konu çok çetrefilli. İyi anlatmak, iyi de okumak gerekir. Demokrasiyi sandığa kilitleyenler darbeyi görüyorlar demiyorum. Darbeye alkış tutan kitleler görüyorlar diyorum.


Mısır'da Mursi seçimle iktidara geldi. Bir yıllık süreçte ne zaman eleştirilse sandığı adres gösterdi, halk iradesinin arkasında olduğunu söyledi. Seçim sonrası halk Mursi'den yeni anayasa istedi. Yeni anayasaya tüm toplumsal kesimlerin dahil olmasını istedi. Özgürlükler, örgütlenme hakkı istedi. İktidarın gücüyle, muhalefeti yok saymamasını istedi. Milli 'iradenin' bir beton değil, heterojen bir 'mozaik' olduğunu söyledi. Mursi, dinlemedi. Mübarek alaşağı edilirken zora giren ekonomi, iyiden iyiye krize de girince, halk isyanı çıktı. Mursi, darbeye karşı halkı harekete çağırdı, ama darbeye selam duran kitlelerle karşılaştı. Ne acı!

Mursi Mısır'da demokrasinin 'sandık' ayağını oturttu. Ama gördük ki demokrasi çok ayaklı bir sac. Sandık bir ayağı ise, bireysel özgürlükler, kimlik hakları, muhalefet, örgütlenme hakkı diğer ayakları. Bu sacın ayaklarından biri dahi eksik kaldığında sistemin dengesi bozuluyor. Ya da hiç kurulamıyor.

 

Tarih-bugün ilişkisi iki yönlü bir ilişki. Bugünü iyi anlayabilmek için tarihi bilmek gerekir. Ama bazen iş tersine döner, tarihi anlayabilmek için bugünü görmek gerekir.


Ve Mısır'da yaşananlar 1950-60 Türkiyesini hatırlatıyor.

Türkiye'nin yaşadığı en acı tecrübelerden biri 1960 darbesi. Bir başbakan asıldı. Darağacı, Ortaçağ karanlığı! 1960 yılı Türkiyesinde sokaklar 'askeri göreve çağıran' kalabalıklarla doluydu. 1970'te, 1980'de de öyleydi... Bu nasıl olabildi? İşte, bugün, bize geçmişi anlatıyor.

 

Çok partili yaşamın ilk defa kalıcı biçimde kurulmaya çalışıldığı, asker eliyle getirilmiş cumhuriyetin ve Avrupa'dan ithal sistemin, artık adına yaraşır bir demokrasiye dönüştürülmeye çalışıldığı bir dönem Menderes dönemi. Aynı zamanda, NATO yönetimindeki 'derin devletin' yerleştiği dönem. Demokrasi bir görüntü, bir tahayyül yani henüz. Ardında ordu var. Tıpkı Mısır gibi.

 

Menderes'i halk seçti. Üç kere seçti. 

Menderes, iktidarı boyunca artan bir güçle muhalefeti dinlemedi. Eleştirildiği her konuyu, ülkeyi siyasi ve iktisadi bakımdan nasıl ilerlettiğini tekrarlayarak savuşturdu. Muhalefetle karşılaştığı her düzlemi, gerektiğinde polis kuvvetiyle çarpıttı. Huzursuzluk arttı. 1958 ekonomik krizi, Menderes'in tutunduğu 'ana dalı' da elinden aldı, liberalleşme ve dış kaynakla büyütülen ekonomide 'takke düştü, kel göründü.' Ordunun el altından ülkenin geleceğini elinde tuttuğu bir ülkede, siyasi iktidarın asker marifetiyle alaşağı edilmesi riski hep vardı. 'Dış mihraklar' hep vardı, hep vardırlar. Belki Menderes'in kaygısı da buydu! Belki, darbe kaçınılmaz bir plandı! Ancak yaşanan vandalizme şakşakçılık etmeyecek bir halk, toplumun heterojen yapısını, demokrasinin reel karşılığının iktidar-muhalefet alışverişi olduğunu anlayabilen bir iktidarla mümkün olabilirdi. Hatta sac ayakları oturmuş bir demokraside aksi düşünülemezdi. Ama sadece 'sandık' demokrasisi oturmuştu.

 

Başbakan Erdoğan, Gezi sürecindeki bir konuşmasında 'Adamı astılar yahu' dedi, Menderes'i anlatarak. İçim cız etti. Erdoğan şunu anlamalı. Bugünün Türkiyesi darbeci değil. Ne iktidarı ne muhalefeti... Halk, darbenin ne menem bir şey olduğunu üç acı tecrübeyle anladı. Gelinen noktada 'darbe' yanlıları elbette yok olmadı ama sesleri, destek bulamayacak kadar zayıfladı. Ancak bu bilinç, Türkiye'de demokrasi ilerlediği için yerleşmedi; üç darbenin acısı, en kötü iktidarın dahi ordudan daha iyi olduğunu öğrettiği için yerleşti. Gezi isyanına birebir katılan 2,5 milyon insan, onlara destek veren milyonlar, darbeci değil. Onlar, seslerinin duyulmasını, seslerini duyuracakları bir demokrasi istiyor. Demokrasinin eksik sac ayaklarının, özgürlüklerin, muhalefetin ve örgütlenmenin tamamlanmasını istiyor. DİSK Başkanı Kani Beko'nun önceki gün BirGün'e dediği gibi, Gezi isyanına katılanlar, bu yanıyla aslında Türkiye'de 12 Eylül'e gerçek noktayı koydu. Gerçek demokrasi talebi ortaya çıktı.

 

Erdoğan şunu anlamalı. Demokratik ilerleme için, iyi örgütlenmiş bir iktidar kadar iyi örgütlenmiş bir muhalefete ihtiyaç var. Kastım salt Meclis'teki muhalefet değil, halkın öz örgütlülüklerinin ortaya koyacağı, koyduğu muhalefet. Sendikalara, meslek örgütlerine, barajsız bir Meclis'e, kimlik hakları tanınmış yurttaşlara, tüm toplumsal kesimlerin katkısıyla oluşturulmuş bir anayasaya, bağımsız bir yargıya, siyasi malzeme yapılmayacak bireysel özgürlüklere ihtiyaç var. Ötekine saygıya... Halkın değil 'yüzde 50'sini, yüzde 1'ini bile ötekileştirmeyecek bir iktidara ihtiyaç var.

Türkiye'nin iç istikrarsızlığı, Ortadoğu'da savaşan emperyalist güçlerin, sermaye gruplarının ülkeye nüfuzunu elbette hızlandırır. Dış mihraklardan korku duyan bir iktidar, bu tehdidi, demokrasinin çoklu sac ayaklarını oturtarak savuşturabilir. Hele hele küresel sermayenin anavatanı gelişmiş ülkelere döndüğü, bu dönüşün hızına göre faizlerin çift haneye çıkma riskinin bulunduğu, işsizliğin yükseldiği, büyümenin yavaşladığı, enflasyon tehdidi ile devalüasyon risklerinin yeniden hayatımıza girdiği, ekonomik geleceğimizin belirginsizleştiği böylesi bir dönemde...