İktisatta jöle etkisi

|

İktisatta jöle etkisi A İktisatta jöle etkisi

Başbakan Erdoğan önceki gün bize bir 'şey' dedi. Ne olduğunu anlayamadık. Halkı kredi kartı kullanmamaya çağırdı, bu kesin. Bankaların faiz dışı gelirlerden 'abad' olduğunu söyledi, bu da kesin. Lakin, söz konusu 'faiz dışı' gelirin, 'faiz lobisi'nin 'büyük oyunu' ile elde edildiğini söyleyince, iş anlamsızlaşmaya başladı. Büyük oyunu, 'kartla hava atan fakir fukaranın parasının bitmesine' bağlayınca da anlam tükendi.

Şöyle dedi Başbakan: "Geçenlerde faiz lobisi derken boşuna demedim. Zira faiz dışı gelirlerle abad olan bir lobi var. Hani şu kredi kartları falan filan diyorsunuz ya. Onları almayın. Oynanan oyunun ne kadar büyük olduğunu görüyor musunuz? Kim ödüyor bu parayı? Zengin değil, fakir fukara ödüyor. Bayılıyor bir tane kredi kartı alayım diye. Onunla sanki hava atıyor. Ay sonu gelmeden para bitiyor zaten. Oynanan oyun bu. Oynanan oyunu hep beraber bozmalıyız."

BİZİM DİLİMİZDEN ÇIKMA!
Bu sözlerin mutlaka bir anlamı olmalı. Nihayetinde, yıllardır emek yanlısı, halk yanlısı haberlerde, köşelerde yazılagelen sorunlardan nüveler bizzat Başbakan'ın sesinden çalınıverdi kulaklarımıza. Ah bir de anlayabilsek!.. Diye düşünürken kara kara, yeni başdanışmanının Yiğit Bulut olduğunu hatırlayıverdim.

Yiğit Bulut, Gezi parkı direnişinin sürdüğü 6 Haziran tarihinde canlı yayında şöyle seslendi eylemcilere: "Kredi kartı gecikme faizi, aylık TEFE ve TÜFE ortalamasını geçmesin maddesini listeye ekleyin, ben de Taksim'de eylemci olacağım." Bu sözleri, üç gün sonraki bir yazısında tamamlamayı ihmal etmedi: "Haydi denemesi çok kolay, talep edin! EDEMEZSİNİZ, sizi destekleyenler ETTİRMEZLER!"

Erdoğan'ın Gezi direnişini 'faiz lobisi'ne bağlamasıyla başlayan iktisadi anlamsızlık rüzgarına en büyük katkıyı yapan insanlardan biri Yiğit Bulut. Gözlemlerimiz, Bulut'un Başbakan'a yakınlık derecesi arttıkça, açıklamaların anlamsızlık boyutunun büyüdüğünü gösteriyor. Bana kalırsa, asıl 'büyük oyun' bu. Buradan yetkilileri uyarıyorum, Yiğit Bulut, bizzat Başbakan'ı kullanarak ekonomi politik tarihine kendi adını yazdırmanın peşinde olabilir: 'Jöle Etkisi Işığında İktisadi Anlamsızlık Teorisi.'

İktisadi Anlamsızlık Teorisi deyince, Süleyman Yaşar'ı da anmak gerek. Yaşar, 'faiz lobisi' kavramını(!) ilk kullanan isimlerden, bu konuda bir kitabı bile var. Başbakan'ı anlayamayınca, dün ilk işim Yaşar'ın Sabah'taki köşesine bakmak oldu. Beklenen yazı, oradaydı: "Faiz lobisi kredi kartıyla halkı nasıl köleleştiriyor?" Şöyle demiş Yaşar: "Toplumsal piramidin en üstünde, nüfusun yüzde birini oluşturanlar, toplumsal piramidin alt katmanlarındaki halkın parasını mevduat ve bonolar yoluyla ucuz faize topluyorlar. Ardından kredi kartı yoluyla düşük gelirli kesimlere, onlardan topladığı paraları yüksek faizle satıyorlar."

İşte bu. Jöle kıvamında bir açıklama. 'Faiz dışı' gelirle abad olan 'faiz lobisi'nin 'büyük oyunu', 'fakir fukaranın kredi kartı düşkünlüğüdür' derken, Erdoğan, Yaşar ve Bulut'un bu tezlerini özetlemeye çalışıyor olmalı.

ANLAMSIZLIK NEREDE?
Başbakan'ın, başdanışmanı Yiğit Bulut'un ve eş teorisyen Süleyman Yaşar'ın iktisadi anlamsızlığı, fakir fukaranın borç ekonomisiyle soyulduğunu söylemelerinde değil. Yazının başlarında da belirttim, emek yanlısı kesimler on yıllardır sistemin 'fakir fukaranın' sömürülmesi üzerine kurulduğunu yazar. İktisadi anlamsızlık, bu sözlerin, sistemin bizatihi uygulayıcısı, üstelik gelmiş geçmiş en iyi uygulayıcısı tarafından sarf edilmesinde.
Haftalardır yazıyoruz, yazmaya da devam edelim: Faiz lobisi diye bir şey yok. Çünkü 'lobi' diye ortaya konulan 'düşman' zaten sistemin kendisi, uygulayıcısı da iktidar. Türkiye söz konusu sisteme en iyi 'adaptasyonu' son on yılda gerçekleştirdi.
10 yılda 'fakir fukara'nın borç yükü tam 40 kat arttı.
10 yılda ülkenin dış borcu 2,5 kat arttı.
10 yılda cari açık (döviz açığı) milli gelirin yüzde 8'ine çıktı, Türkiye, açığın tek finansman yolu olan kısa vadeli yabancı sermayeye iktisaden ve siyaseten bağımlı hale getirdi.
10 yılda, ortalama büyüme yüzde 4'le geçen 80 yılla aynı düzeyde gerçekleşirken, borç ve cari açık düzeyi rekor seviyeye çıktı.
10 yılda halkın tasarruflarına sunulan faiz enflasyona ezdirildi, bunun sonucunda tasarruflar yüzde 12 ile cumhuriyet tarihinin dip seviyesine geriledi. Süleyman Yaşar'ın dediği, 'mevduat ve bono yoluyla ucuz faize halkın parasını toplama, bu parayı yüksek faizle yine halka satma' hali var ya, bizzat hükümetin yürüttüğü para politikaları sonucu oluştu.
10 yılda 'asgari ücreti enflasyona ezdirmedik' diye övünen hükümet, halkın maaşlarında 'refah payı'nı hiçe saydı. Enflasyonu, TÜİK enflasyonundan daha yüksek hisseden 'fakir fukara'nın gelir düzeyi geriledikçe geriledi.

Nihayetinde şu cümle doğru: "Büyük oyunu bozmak gerek." Hükümeti ekonomi politikalarını değiştirmeye, neoliberalist uygulamalarını sonlandırmaya zorlamak gerek. Hükümetin 'kendine muhalif' söylemleriyle yarattığı anlamsızlığı, Türkiye halkının geleceği jöle kıvamında bir bataklığa dönmeden sonlandırmak gerek.