Oblomov

|

IVAN Gonçarov’un 1857 yılında yazdığı Oblomov Rus edebiyatının en çarpıcı eserlerinden biri sayılır.
Ailesinden kalan çiftlikleri, toprakları olan Oblomov, tüm bunların yönetimini kâhyaya bırakıp kendisi küçük bir evde uşağı ile birlikte yaşamaya başlar. Bilinçli bir tembelliği seçerek zamanla sosyal hayattan uzaklaşan ve ‘hiçbir şey’ yapamaz hale gelen, tüm işlerini ve sorunlarını ertelemeye başlayan Oblomov için yaşamak; sürekli dinlenmek, uyumak, yemek yemek tekrar uyumak ve hayal kurmaktan ibarettir. Oblomov ne kadar kendi tercihi olsa da yaşadığı bu hareketsizlik, işsizlik ve tembellik haline isyan eder, kendini yarım kalmış ve eksik bir insan olarak tanımlar.
Romanda Oblomov Rus ve Doğu halklarının uyuşukluğunu vurgularken Oblomov’un karşıt tipi Ştoltz Batı ve Batı’nın çalışkanlığını simgeler. Bu noktada Gonçarov eski ve yeni Rusya ile Doğu ve Batıyı karşı karşıya koymuştur.
Devrimden önceki Rusya’yı yansıtan romanın yazarı Gonçarov; “Bütün okuma yazma bilenler Oblomov’u heyecanla okuyorlar. Denilebilir ki Rusya’da en küçük, en kenarda kalmış bir kasaba yoktur ki orada Oblomov okunmasın, üzerine tartışılmasın. Oblomov ve Oblomovluk kelimeleri bütün Rusya’ya yayılmış, edebi olarak dilimize girmiştir” demiştir. Oblomovluk kavramı Lenin’in konuşmalarında da yer almıştır. Lenin, Oblomovluğun sadece burjuvalar arasında değil işçi ve köylüler arasında da olduğunu söylemiş ve devrimden sonra buna karşı mücadele etmenin önemini vurgulamıştır.
“Belki uykulu ve uyuşuk bir hayatın sonsuz sessizliği, hareketsizliği, maceraların, tehlikelerin, korkuların yokluğu, insanı gerçek hayatın ortasında bir hayal dünyası yaratmaya götürüyor.”